Sudan, coğrafi konum olarak Kuzeydoğu Afrika’da yer alırken tarihsel ve kültürel açıdan derin Arap etkilerine sahiptir. Ülkenin adı bile Arapça “bilâd es-sûdân” (siyahlar ülkesi) ifadesinden gelir ve bu adlandırma erken dönem Arap gezginlerinin bölgeye bakışını yansıtır. Gerçekten de Sudan nüfusu ağırlıklı olarak koyu tenli Afrikalılardan oluşur. Ancak yüzyıllar boyunca gerçekleşen Arap göçleri ve karışımı, bu toplumda kendine has bir Afro-Arap kimlik mozaiği yaratmıştır. Bugün Sudan, Afrika’nın yüzölçümü bakımından üçüncü, Arap dünyasının ise Mısır ve Cezayir’den sonra üçüncü en büyük ülkesidir. Ülke nüfusu 500’ün üzerinde etnik grubu ve 400’den fazla dili barındıran muazzam bir çeşitliliğe sahiptir. Bu çeşitlilik, Sudan’ı aynı anda hem Arap hem de Afrikalı kimliklerle anılan, iki dünya arasında kalmış bir toplum haline getirmiştir.
Sudan’ın Arap ve Afrikalı kimlikler arasında sıkışmış konumu, yalnızca bir kültürel merak unsuru değil, tarih boyunca ülkedeki siyasi ve sosyal çatışmaların da merkezinde yer alan bir kimlik bunalımına dönüşmüştür. Arap kültürü ve dili Sudan’ın kuzeyinde egemen olup ülkenin resmi kimliğine damga vururken, özellikle güney ve batı bölgelerindeki siyah Afrikalı topluluklar kendilerini dışlanmış hissetmiş, bu da ulusal birlik arayışını zorlaştırmıştır. Bu yazıda, Sudan’ın tarihsel arka planından günümüzdeki gelişmelere uzanarak, Arap Dünyası ile Afrika arasında kalmış kimlik bunalımının kökenlerini ve sonuçlarını ele alacağız. Sudan örneği, ulusal kimliğin sadece kültürel değil siyasi bir sorun olduğunu da çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
TARİHSEL ARKA PLAN
Osmanlı ve Mısır Yönetimi: Sudan’ın kimlik sorunu aslında 19. yüzyılda sözde Osmanlı adına hareket eden Mısır yönetiminin Sudan’ı fethetmesiyle atıldı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 1820’de başlattığı fetihle Sudan, Osmanlı himayesindeki Mısır’ın bir parçası haline geldi. Mısır yönetimi, Nil Vadisi ideolojisi olarak bilinen bir anlayışla, Mısır ve Sudan’ı tek bir Arap devletinin parçaları gibi görüyordu. Bu dönemde Mısır’ı yöneten elitler, Sudan’ı kendi kültürel etkileri altına alarak bir Araplaştırma politikası gütmeye başladılar. Arap kimliği devlet otoritesinin meşruiyeti için merkezi konuma getirilirken, Sudan’ın yerli Afrikalı kimlikleri arka plana itildi. Sudan halkı, özellikle kuzey bölgelerinde, kısmen bu dönemde İslamiyet ve Arap kültürüyle daha yoğun biçimde etkileşime girdi. Öte yandan, merkezi yönetimin zayıf ulaştığı güney ve batı gibi bölgelerde yerel Afrika kabile yapıları büyük ölçüde korunuyordu. 1880’lerde Mehdi liderliğindeki Sudanlılar Osmanlı-Mısır idaresine karşı başarılı bir ayaklanma gerçekleştirdilerse de kurulan Mehdi Devleti uzun ömürlü olmadı. 1898’de İngilizler ülkeyi ele geçirerek Sudan’ı yeni bir sömürge dönemine soktu.

İngiliz-Mısır Sömürge Dönemi (Anglo-Mısır Sudan): 1899’dan 1956’ya kadar Sudan, kağıt üzerinde Mısır ve Britanya’nın ortak yönetiminde kaldı. Fiiliyatta ise İngiliz sömürge idaresi belirleyici oldu ve bu dönemin politikaları Sudan’ın kuzeyi ile güneyi arasındaki bölünmeyi daha da keskinleştirdi. İngilizler, ülkeyi yönetirken böl ve yönet stratejisini uyguladı: Arap ve Müslüman kuzeyi, Hristiyanlık ve yerel inançların yaygın olduğu güneyden idari olarak tecrit ettiler. Kuzeyde Arap kültürünü temsil eden dar bir elit kesimi yönetime ortak eden İngiliz yönetimi, güneyde ise misyoner okullarını destekleyip Arapça yerine İngilizceyi ve yerel dilleri kullandı. Bu politikalar sonucunda Sudanlılar, yüzyıllardır ilk kez tek bir siyasi birimde birleşmiş olsalar da, ortak bir ulusal kimlikten yoksun, kuzey-güney ekseninde kutuplaşmış bir toplum haline geldi. Sömürge idaresinin Arap kökenli seçkinleri kayırması, bağımsızlığa giden yolda Arap kimliğini ayrıcalıklı bir konuma yerleştirdi. Öte yandan güneydeki Afrikalı topluluklar eğitim ve kalkınma imkânlarından mahrum bırakıldı, ayrı ve geri kalmış görülerek ikinci plana itildi. 1924’te İngilizler köleliği resmi olarak yasakladıysa da, kuzeydeki egemen çevrelerde güneyli siyah Afrikalılara yönelik aşağılayıcı tutumlar devam etti. Öyle ki, sömürge sonrasında iktidara gelen bazı kuzeyli idareciler, geçmişte köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan ailelerin mensuplarıydı ve bunlar yeni devlette de Arap üstünlük inancını sürdürdüler. Sömürge dönemi mirası Sudan’da kimlik hiyerarşisini kurumsallaştırdı: Arap ve Müslüman kimlik “makbul” addedilirken, Afrikalı kimlikler geri kalmış veya tehdit olarak damgalandı.
Bağımsızlık Sonrası ve Pan-Arabizm: Sudan 1956’da bağımsızlığını kazandığında, yönetimi devralanlar ağırlıkla kuzeyin Arap ve Müslüman elitleriydi. Yeni kurulan devletin en önemli meselelerinden biri, bu farklı kimlikleri barındıran toplumu bir arada tutacak ortak bir ulusal kimlik tanımlamaktı. Erken dönemden itibaren iktidardaki siyasi kadrolar, Sudan’ı kültürel olarak Arap dünyasına yakınlaştırmaya çalıştılar. Ülke, bağımsız olur olmaz Arap Birliği’ne katıldı ve Mısır başta olmak üzere Arap ülkeleriyle yakın ilişkiler kuruldu. 1960’lar ve 70’lerde Pan-Arabizm (Arap milliyetçi birlik ideolojisi) bölgeyi etkisi altına alırken, Hartum yönetimleri de kendilerini bu ideolojik dalganın bir parçası olarak konumlandırdı. Kahire ile kurulan stratejik ittifaklar neticesinde Mısır, Sudan’ın kuzeydeki Arap yöneticilerini destekliyor; Sudan’ın Arap kimliğini vurgulayan politikalar bölgesel dayanışmanın bir parçası sayılıyordu. Bu dönemde Sudan devleti, Arap kimliğini resmi ideolojiye dönüştürme yolunda adımlar attı: Arapça tek resmi dil olarak dayatıldı, eğitim müfredatı Arap referanslarıyla şekillendirildi (ta’rib – Araplaştırma politikası). İslam dini de ulusal kimliğin harcına dönüştürülmeye çalışıldı; örneğin 1960’ların sonunda ve 1970’lerde devlet başkanı Cafer Numeyri döneminde ülkenin İslam dünyasının bir parçası olduğu söylemi güçlendi.
1980’lere gelindiğinde, Pan-Arabizm’in gerilemesine karşın Sudan’da İslamcılık ve Arap kimliği, iktidar tarafından daha da fazla vurgulanmaya başladı. 1983’te Numeyri yönetimi İslam şeriat kanunlarını ülke genelinde yürürlüğe koyarak güneydeki özerklik anlaşmasını iptal etti. Bu adım zaten kırılgan olan ulusal birliği iyice sarstı. 1989’da gerçekleşen darbeyle iktidarı ele geçiren Ömer el-Beşir yönetimi ise Arap kimliğini devlet ideolojisinin temeline yerleştirdi. Beşir rejimi, Şeriat hukukunu anayasal düzeyde pekiştirip kadınların örtünmesini zorunlu kılan katı İslami kurallar getirdi ve Arap kültürel normlarını her alanda teşvik etti. Devlet, İslamcı ideolojiyi kullanarak muhalefeti bastırmayı ve farklı kimlik taleplerini susturmayı hedefliyordutheguardian.com. Bu dönemde Arap kimliği öylesine yüceltiliyordu ki, ülkenin kadim Afrika mirası bile gölgede bırakıldı: Okullarda Sudan’ın Kush ve Nubya gibi eski Afrika medeniyetlerine ait tarihi öğretilmiyor, bu miras sanki Mısır’ın bir uzantısıymış gibi sunuluyordu. Sonuç olarak bağımsızlık sonrası Sudan yönetimleri, Arap öğeleri milli kimliğin yegâne unsuru haline getirmeye çabaladı. Ancak bu tekçi kimlik inşası, ülkenin Afrikalı unsurlarını dışlayarak ileride patlak verecek çatışmaların zeminini hazırladı.

AFRİKA KİMLİĞİ VE MARJİNALLEŞME
Sudan devletinin resmi söyleminde Arap kimliği baskın kılınırken, Afrika kimliğine sahip kesimler kendilerini ikinci sınıf vatandaş konumunda buldular. Özellikle Güney Sudan bölgesi, bu dışlanmışlığın en çarpıcı örneğidir. Nüfusunun çoğunluğu siyah Afrikalı ve Hristiyan veya animist inançlara sahip güneyli Sudanlılar, bağımsızlık öncesinden itibaren kuzeydeki Arap elitler tarafından ihmal edildi. Anglo-Mısır döneminde ayrı tutulup ekonomik olarak geri bırakılan güney, bağımsızlık sonrası yeni ulus devlet içinde de eşit haklar elde edemedi. Hartum’daki merkezi yönetimin İslami ve Arap ağırlıklı yasaları, güneyli topluluklara adeta “ikinci sınıf” statü biçmişti. Örneğin, Şeriat hükümlerinin uygulanması ve Arapçanın zorunlu kılınması, güneyde geniş kesimlerce kendi yaşam tarzlarına ve kimliklerine bir saldırı olarak görüldü. Bu hissiyat, Sudan’ın en uzun süren iç çatışmalarına yol açtı: 1955’te başlayan birinci iç savaş ve 1983-2005 arasında süren ikinci iç savaş, temelde güneydeki Afrikalıların siyasi ve kültürel özerklik taleplerinin sonucuydu. Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği bu savaşlar sonucunda Sudan’ın birliği korunamadı ve Güney Sudan 2011 yılında bağımsızlığını ilan ederek ayrıldı. Ancak güneyin ayrılması bile Sudan’daki kimlik bunalımını tam olarak çözmedi; kuzeyde kalan çeşitlilik ve diğer bölgesel talepler halen mevcuttu.
Sudan’ın batı kesimindeki Darfur bölgesi ve merkezi dağlık kuşağındaki Nuba Dağları (Güney Kordofan) gibi bölgeler de Afrikalı kimlikleri nedeniyle marjinalleşmenin acı sonuçlarını yaşadılar. Darfur, nüfusunun etnik yapısıyla Sudan’ın Afrika yüzünü temsil eden bir bölgeydi: Fur, Zağava, Masalit gibi siyah Afrikalı kavimler yüzyıllardır burada kendi kültürlerini sürdürmekteydi. Ne var ki Hartum’daki yönetimler, Darfur’u da merkeze entegre etme konusunda başarısız oldular ve bölgeyi uzun süre ihmal ettiler. 2003 yılında patlak veren Darfur krizi, büyük ölçüde merkezin Arap kimlikli elitlerine karşı Afrikalı Darfur halklarının bir isyanı olarak başladı. Merkezi hükümet bu isyanı bastırmak için Cancevid (Janjaweed) adı verilen Arap milisleri silahlandırdı ve sonuç, etnik temizlik boyutlarına varan büyük bir insani felaket oldu. Birleşmiş Milletler, Darfur’da sivillere yönelik sistematik katliamları “21. yüzyılın en kötü insani krizi” ve soykırım olarak tanımladı. On binlerce insan öldürülürken, milyonlarcası yerinden edildi. Darfur’daki çatışma, Sudan’daki Arap-Afrikalı kimlik geriliminin en kanlı tezahürlerinden biri haline geldi.
Benzer şekilde, Nuba Dağları ve Mavi Nil bölgesindeki etnik gruplar (Nuba, Funk vb.), kuzeyin Arap merkezci politikalarından dışlanan Afrikalı topluluklar oldular. 1980’lerden itibaren Nuba halkı, güneydeki isyancılarla (Sudan Halk Kurtuluş Ordusu) ittifak yaparak merkezi hükümete karşı silaha sarıldı. Bu bölgelerde yaşayan siyah Afrikalı topluluklar hem etnik kimlikleri hem de bir kısmının Hristiyan inancı nedeniyle hedef alındı. Köyleri bombalandı, on binlerce sivil katledildi. Hartum rejimi, uzun yıllar bu bölgelere insani yardım girişini bile engelleyerek adeta bir açlık politikası uyguladı. Sonuç olarak, Sudan’da Afrika kimliğine sahip gruplar sistematik bir biçimde siyasi ve ekonomik olarak kenara itildi. Ülkenin kaynakları ve iktidarı büyük ölçüde kendini Arap olarak tanımlayanların kontrolüne girerken, Sahra-altı Afrika kökenli halklar kalkınma fırsatlarından mahrum bırakıldı. Bu dışlanmış kesimler, eşitlik talebiyle veya can havliyle ya isyan ettiler ya da kendi yurtlarını terk edip ülkenin görece daha güvenli bölgelerine sığındılar. Nitekim yıllar içinde milyonlarca güneyli ve Darfurlu sivil, çatışmalardan kaçarak başkent Hartum’a göç etti. Ancak orada da renkleri ve kökenleri yüzünden ayrımcılığa maruz kaldılar. Açık tenin güzellik ve statü göstergesi sayıldığı şehir kültüründe, koyu tenli Afrikalılar çoğu zaman hor görülen bir sosyal kategori olmuştur. Sudanlı Arap elit içindeki kökleşmiş üstünlük kompleksinin (üstün etnik/kültürel grup olduğuna inanma) ülkenin en büyük çatışmalarının merkezinde yer aldığı belirtilir; zira dışlanan siyah Afrika kökenli halklar ya eşitlik talebiyle isyan etmiş ya da kendi kaderlerini tayin etmek için ayrılma yoluna gitmişlerdir. Güney’deki savaşlar ve Darfur krizi, Sudan’ın etnik-kültürel fay hatlarını kanıtlar niteliktedir ve hepsinin temelinde ortak bir ulusal kimlik eksikliği yatmaktadır.

KİMLİK TARTIŞMALARININ GÜNÜMÜZE ETKİSİ
Sudan’ın kimlik bunalımı, yakın tarihte yaşanan halk hareketlerinde ve siyasi değişimlerde de merkezi bir rol oynadı. 2018 sonunda başlayıp 2019’da doruğa ulaşan Aralık Devrimi (ya da Sudan Devrimi), ülkede sadece otoriter yönetime karşı bir ayaklanma değil, aynı zamanda geçmişin ayrıştırıcı kimlik politikalarına karşı bir itirazdı. Otuz yıl ülkeyi yöneten Ömer el-Beşir rejimi, Arap kimliğini vurgulayan İslami ideolojisiyle biliniyordu. Devrim sürecinde sokakları dolduran yüz binlerce genç, “Özgürlük, barış ve adalet” sloganlarının yanı sıra ırkçılık ve kabileciliğe meydan okuyan sloganlar da attılar. Protestolar esnasında en çok yankı bulan sloganlardan biri “Ey ırkçı kibirli, bütün ülke Darfur!” şeklindeydi. Bu sözlerle gençler, yalnızca Darfur halkına desteklerini ifade etmekle kalmadılar; aynı zamanda yıllardır bölünmüşlüğe yol açan kimlik ayrımlarını reddettiklerini gösterdiler. “Irk yok, kabile yok” diyerek seslenen Sudanlı gençler, ister Arap ister Afrikalı olsun aynı ülkenin her köşesini bütünün parçası olduğunu vurguluyorlardı. Başkent hartum’un duvarlarını süsleyen protesto grafitilerinde “Hepimiz Darfur’uz” yazıları belirdi, sanatçılar ve aktivistler Afrika kökenli Sudanlıların sesi olmaya çalıştı. Hatta bu yeni nesil, geçmişte görmezden gelinen kadim Afrika mirasına da sahip çıkmaya başladı: Gösterilerde bazı kadın aktivistler, kendilerini antik Kuş Krallığı’nın efsanevi kraliçeleri Kandaka’ların torunları ilan eden marşlar söylediler. Bu şekilde gençlik hareketi, Sudan’ın hem Afrikalı hem Arap mirasını bir arada kucaklayan yeni bir ulusal kimlik tasavvuru sunmaya çalıştı.
Devrim sonrası kurulan geçici sivil-askerî ortak yönetim dönemi (2019-2021), kimlik meselesinde umut verici adımlar atılabileceğine dair beklentiler yaratmıştı. Direniş komiteleri adı altında örgütlenen mahalle düzeyindeki gençlik inisiyatifleri, ülkenin geleceği için kapsayıcı bir vizyon geliştirmeye çalıştılar. Örneğin, Wad Medeni kentindeki direniş komitelerinin siyasi deklarasyonunda, barışın tesisinin ve etnik-kültürel çeşitliliğin kucaklanmasının önemi vurgulandı. Bu belgede, geçmişte sömürgeciler ve eski rejimler tarafından kullanılan aşiret temelli idare sisteminin (Native Administration) eleştirisi yapılıyor, Sudan’ın tüm etnik unsurlarıyla eşit vatandaşlık temelinde yeniden inşası gerektiği belirtiliyordu. Gerçekten de devrim sonrası dönemde Sudan siyasetinde çeşitlilik söylemi daha görünür hale geldiği düşünülse de aslında ötekileştirilen eski yönetim ideolojisi veya grupları oluşyurdu. Bununla beraber yeni hükümet, yıllarca süren iç savaşların ardından ilk defa Darfur gibi bölgelere barış anlaşmaları ve güç paylaşımı teklifleri götürdü. Ancak tüm bu çabalara rağmen, Sudan’da kimlik temelli fay hatlarını tamamen ortadan kaldırmak kolay olmadı. 2021’de askerî müdahale ile geçici hükümet devrildi ve sivil yönetime geçiş kesintiye uğradı. Takiben Nisan 2023’te patlak veren Ordu (SSK) – Hızlı Destek Güçleri (HDK) iç çatışmalar, ülkede kırılgan olan ulusal birliği yeniden tehdit eder hale geldi.

Devam eden 2023 çatışması, devrimle yükselen birlik ideallerinin ne kadar hassas olduğunu ortaya koydu. Savaşın başlamasıyla birlikte, düne kadar omuz omuza diktatörlüğe karşı mücadele eden bazı gruplar aslında hiç de bitmeyenn “biz” ve “onlar”ayrımına daha yoğun bir şekilde yeniden düştüler. Sudan’ın genç nesli arasında bile etnik kimlik eksenli saflaşmalar yaşandığı gözlemlendi. Bir kesim genç, ordu tarafında saf tutarak kendilerini Nuba veya Beja gibi etnik kimlikleri üzerinden tanımlamaya başladı. Örneğin ordu saflarında gönüllü savaşan bazı gruplar kendilerini Nuba tugayları olarak adlandırdı. Öte yandan özellikle Darfur kökenli bazı gençler ise HDK’ya (eski Cancevid milislerinin devamı) katılarak merkezi orduya karşı savaşı tercih etti. Toplumun geri kalanında da benzer şekilde tarafların etnik bir çağrışımla algılandığı bölünmeler derinleşti. Sosyal medyada her iki tarafın destekçileri arasında sert bir etnik söylem dolaşıma girdi; karşıt gruplar birbirine karşı ırkçı hakaretler ve nefret söylemleri kullanmaya başladı. Yıllarca süren iç savaşların yara izleri ve çözülememiş etnik sorunlar, yeni çatışmalarda tekrar su yüzüne çıktı. Bu durum, Sudan’da ulusal kimlik meselesinin ne denli yakıcı ve güncel olduğunu acı bir şekilde kanıtlamaktadır.
Sudan’ın Arap ve Afrikalı kimlikler arasında yaşadığı bunalım, sadece tarihi bir miras değil bugün de ülkenin siyasi istikrarını şekillendiren bir olgudur. Osmanlı-Mısır döneminden sömürge idaresine, oradan bağımsızlığın ilk yıllarına uzanan süreçte inşa edilen kimlik siyasetinin izleri, günümüz çatışmalarında dahi hissedilmektedir. Bir yandan Mısır ve genel olarak Arap dünyasının etkisiyle Arap kimliği devlet katında yüceltilmiş; diğer yandan Sudan’ın çok etnili ve çok dinli yapısı göz ardı edilmiştir. Bu tek taraflı kimlik dayatması, kültürel bir tercih olmanın ötesinde iktidar mücadelelerinin aracı haline gelmiştir. Nitekim Sudan’da yönetici elitler, on yıllar boyunca Arap ve İslami kimliği vurgulayarak kendi meşruiyetlerini sağlamlaştırmaya çalışmış; Afrika kökenli toplulukların dillerini, dinlerini ve hak taleplerini bastırmıştır. Kimlik meselesi bu yönüyle derin bir siyasi sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç ise bitmek bilmeyen bir bölünmüşlük, iç çatışmalar ve sonunda ülkenin parçalanması olmuştur (Örneğin Güney’in ayrılması, Darfur’da süregelen kriz). Sudan deneyimi göstermiştir ki, tek bir etnisite veya kültür etrafında ulus inşa etmeye çalışmak, farklılıkları zenginlik yerine tehdit gören bir yaklaşım, ülkeyi barışa değil çatışmaya sürüklemektedir.
Peki Sudan için bir çıkış yolu var mı? Uzmanlar, Sudan’da yıllardır süren çatışmaların son bulması ve ülkenin yeniden ayağa kalkması için öncelikle kapsayıcı bir ulusal kimlik anlayışının benimsenmesi gerektiği konusunda hemfikir. Bu da ancak Sudan’ın hem Afrikalı hem Arap mirasını kucaklayan, tüm etnik ve dini grupların eşit vatandaşlar olarak kabul edildiği bir devlet modeliyle mümkün olabilir. Belli grupların birbirlerini dışlayıcı politikaları yerine, farklılıkları bir arada yaşatacak çoğulcu bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Sudan’ın genç kuşağının sürekli dile getirdiği “birlik” vizyonu, bu açıdan umut verici bir rehber sunmaktadır. Elbette böylesi kapsayıcı bir kimlik inşası kolay değildir. Onlarca yıllık önyargıların ve kurumlaşmış ayrımcılığın giderilmesi zaman alacaktır. Ancak Sudan’ın barış ve istikrar içinde bir geleceğe sahip olmasının başka yolu yoktur. Arap Dünyası ile Afrika arasında kalmış bu ülke, aslında her iki dünyanın da parçası olduğunu kabul ederek ve kimlik zenginliğini bir çatışma nedeni değil bir birlik zemini haline getirerek bu kısır döngüyü kırabilir. Sudan’ın geçmişten gelen kimlik bunalımını aşması, yalnız kendi halkı için değil, etnik ve kültürel çeşitliliğe sahip diğer toplumlar için de önemli bir örnek teşkil edecektir. Kapsayıcı ve barışçıl bir ulusal kimlik inşa edebilmek, Sudan’ın bölünmüş tarihine verilecek en anlamlı cevap olacaktır.

