Sudan’da savaşın toplumsal, siyasi ve insani boyutları her geçen gün daha da derinleşirken, ülkedeki gelişmeleri sahadan takip eden isimlerden biri olan Sudanlı gazeteci Naci El-Kershab, yaşanan süreci WAJ Türk için değerlendirdi.
Uzun yıllardır Darfur ve Hartum merkezli krizleri sahada izleyen El-Kershab, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) sivillere yönelik ihlallerini, dış aktörlerin Sudan’daki rolünü ve ülkenin geleceğini belirleyecek diplomatik girişimleri bütün yönleriyle anlattı.
WAJ Türk adına Ayşegül Demircan ve Abdihakim Kalale’nin yaptığı röportajda, Sudanlı gazeteci Naci El-Kershab, “Sudan halkı kafatasları üzerinde pazarlık yapılmasına izin vermiyor” sözleriyle, savaşın uluslararası güç dengeleri arasında sıradan bir dosya haline getirilmesine tepki gösterdi. Türkiye’nin Afrika’daki barış tecrübelerine dikkat çeken El-Kershab, Ankara’nın Sudan’daki istikrar sürecinde hem diplomatik hem insani açıdan kilit bir rol oynayabileceğini vurguladı.
Sudan’da şuan durum nedir?
Şu anda Sudan’daki genel duruma baktığımızda, tablo bölgelere göre değişkenlik gösteriyor. Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin ve meşru hükümetin kontrol ettiği bölgeler, daha güvenli bölgeler olarak öne çıkıyor. Bu bölgelerde hayat yavaş yavaş normale dönüyor ve toparlanma süreci iyi ilerliyor. Ancak yine de bazı toplumsal sorunlar var. Özellikle yeniden inşa süreci, elektrik ve su kesintileri gibi problemler yaşanıyor. Bu sıkıntılarda, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) büyük rol oynuyor; çünkü insansız hava araçlarıyla (intihar dronlarıyla) hava saldırıları düzenleyerek bu hayati altyapı tesislerini tahrip ediyor.
Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kontrol ettiği bölgeler ise Sudan topraklarının yaklaşık %30’unu, belki biraz daha azını kapsıyor. Özellikle batı Sudan’da, Libya, Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti sınırlarına yakın bölgelerde bu durum görülüyor. Bu bölgelerde halk çok büyük acılar çekiyor. HDK ve yanında savaşan paralı askerler tarafından çok ağır insan hakları ihlalleri yaşanıyor. HDK’nın girdiği tüm şehirler şu anda yağmalanmış durumda; siviller öldürülüyor, yerlerinden ediliyor ve kötü muameleye maruz kalıyorlar. En son olarak Faşir’de yaşananlar da bunun açık bir örneği oldu.
El-Faşir şu anda neredeyse tamamen boşalmış durumda. Halkın tamamı ya da büyük çoğunluğu şehri terk ederek Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin kontrol ettiği bölgelere veya Faşir’e yakın olan Tuveyne, Adila gibi Darfur’un diğer bölgelerine sığındı. Bu bölgeler, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) kontrolü dışındaki alanlardır ve burada yerinden edilmiş siviller için barınma merkezleri kurulmuştur.
Kentten gelen raporlar, çok büyük yıkım, tahribat ve ihlaller yaşandığını bildiriyor. HDK milisleri şehirde geniş çaplı ihlaller gerçekleştirmekte. Yerel, bölgesel ve uluslararası kuruluşlardan yayımlanan bildiriler bu ihlalleri doğruluyor. Üstelik bu vahşet görüntüleri, bizzat HDK milislerinin kendi kameralarıyla kaydedilerek sosyal medyada yayılıyor. Görüntülerde, sivillerin öldürüldüğü, sürüklendiği, kadınların cinsel saldırıya uğradığı ve kutsal mekanlara saldırıldığı görülüyor.

Sudan Kızılayı’ndan gelen resmi açıklamalara göre, altı gönüllü üye HDK milisleri tarafından öldürüldü. Derneğin Faşir’deki yürütme kurulu üyelerinin nerede olduğu ise hala bilinmiyor; milisler tarafından bilinmeyen bölgelere götürüldükleri tahmin ediliyor.
Ayrıca şehirdeki gazeteciler de farklı bir trajedi yaşıyor. Milisler basın mensuplarını doğrudan hedef alıyor. Şu ana kadar Faşir’deki 12’den fazla gazetecinin akıbeti bilinmiyor. Gazetecilerden biri Tuveyne bölgesine ulaşmayı başardı. Şu anda oradaki bir yerinden edilmişler kampında ağır yaralı halde tedavi görüyor.
O gazeteci, Faşir’den kaçarken yol boyunca yüzlerce, hatta binlerce ceset gördüğünü, milislerin insanlarla dolu araçları yakarak içindekileri öldürdüğünü, kadınların kaçırılıp tecavüze uğradıktan sonra öldürüldüğünü ve daha birçok korkunç olayın yaşandığını anlattı. Bu tanıklıklar, şehirden kaçan diğer yerinden edilmiş Sudanlılar tarafından da doğrulandı.
Dörtlü Masa, Sudan halkı açısından neyi temsil ediyor?
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) açısından konuşursak; Sudan halkı bu ülkenin arabuluculuk sürecinin bir parçası olmasını kesinlikle reddediyor. Çünkü BAE, Sudan halkının maruz kaldığı öldürme, yerinden etme ve yıkım sürecinin doğrudan destekçisi olarak görülüyor. Bu konuda uluslararası raporlar, Birleşmiş Milletler belgeleri ve Amerikan, Fransız, İngiliz basını dahil olmak üzere pek çok Batılı medya kuruluşunun haberleri BAE’nin Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) verdiği desteği açıkça ortaya koyuyor.
BAE’nin bu yardımları bölgedeki müttefikleri aracılığıyla ulaşıyor; bunlar arasında Çad Cumhurbaşkanı Muhammed İdris Debi İtno ve Libya’daki Halife Hafter’in kontrol ettiği bölgeler bulunuyor. Bu destek; BM raporlarına, Sudan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunduğu şikayetlere ve Sudan temsilcisinin doğrudan Güvenlik Konseyi’nde yaptığı açıklamalara göre belgelenmiş bir durumdur.
Suudi Arabistan konusuna gelince; Riyad’ın tutumu daha ılımlı ve Sudan halkının duygularına daha yakın olarak değerlendiriliyor. Ancak bazı Sudanlı gazeteciler ve gözlemciler, Suudi rolüne dair eleştiriler de yöneltiyor.
Savaşın başladığı ilk günlerde, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ayaklanarak sivillerin evlerini, sağlık merkezlerini, hastaneleri, kamu kurumlarını, bakanlıkları ve üniversiteleri işgal etti; bu yerleri askeri üs haline getirdi. Bunun üzerine ABD ve Suudi Arabistan, Sudan Silahlı Kuvvetleri ile HDK arasında müzakere başlatılması için girişimde bulundu. Sudan ordusu bu çağrıyı kabul etti ve bir heyet Cidde’ye giderek görüşmelere başladı.

Bu süreç medyada “Cidde Bildirgesi” veya “Cidde İnsani Anlaşması” olarak duyuruldu. Anlaşmada, en önemli maddelerden biri HDK milislerinin sivil alanlardan ve vatandaşların evlerinden derhal çıkması, kuvvetlerin şehirlerin dışındaki bölgelere toplanmasıydı.
Ancak Sudan heyeti Cidde’de müzakere yürütürken ve her iki taraf arasında ilk insani ateşkes ilan edilmişken, HDK bu ateşkesi ihlal etti. Anlaşmayı imzaladıktan hemen sonra Sudan ordusuna karşı yeni saldırılar başlattı ve daha fazla şehir ele geçirdi. Hatta Sudan’ın merkezinde yer alan Cezire Eyaleti’ne ilerledi ve ardından Sinnar ile Dinder bölgelerine kadar yayıldı.
Bu bölgelerde pek çok zulüm ve katliam işlendi; en dikkat çekeni Waldanūra katliamıdır. Burada kentin nüfusunun %40’ından fazlası Hızlı Destek Kuvvetleri milisleri tarafından öldürüldü.
Üçüncü devlet ise Mısır’dır; şu anda Mısır, dışarıdaki en büyük Sudanlı mülteci nüfusunu barındırıyor. Mısır’da bulunan Sudanlı mülteci sayısının 10 milyondan fazla olduğu ifade ediliyor. Sudan’daki herhangi bir güvenlik krizi doğrudan Mısır’da bir kriz yaratabilir; bu nedenle Mısırlıların bu olaya hassasiyeti çok yüksek.
Sudanlıların gözünde, Dörtlü Masa halen “arabuculuk”tan söz ediyor olabilir ama pratikte olan şudur: Hızlı Destek Kuvvetleri’nin milisleri, paralı asker desteğiyle (Kolombiyeli ve Libyalı paralı askerler dahil) şehirlerin içine girip saldırıyor. Bu durum, Washington’da dolaylı görüşmeler yapılmasına ve Sudan’dan bir heyetin Amerikan tarafıyla görüşmek üzere gitmesine rağmen aynı gün HDK milislerinin El-Faşir’e girip bu vahşetleri işlemesiyle iyice tartışmalı hale geldi.
Bu yüzden Sudanlıların şu anki talebi net: gerçekten barış ve güven istiyorlar, fakat “Sudanlıların kafatasları ve parçaları üzerinde” pazarlık yapılmasına izin vermiyorlar. Kaybedilen hayatların, tecavüze uğrayanların, evinden edilenlerin hakları zaman aşımıyla ortadan kaldırılamaz. Sudan halkı, bu suçların faillerine genel bir af verilmesine karşı. Uluslararası hukuk da bu tür ciddi suçlar için sonsuz bir hak düşürücü süreç öngörmez.

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin sivillere yönelik ihlallerine dair suçlamalar artarken, Dagalu kısa süre önce “gerilimi düşürme” çağrısı yaptı. Sizce bu çağrı gerçekçi ve samimi mi?
Hemedti’nin yaptığı bu çağrılar yalancı ve samimiyetsizdir. Bunlar uluslararası kamuoyunun duygularını manipüle etmek ve işlenen suçları örtbas etmek amacıyla yapılmaktadır. Hemedti, bu isyanın başından bu yana, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin işlediği suçlarla ilgili en az 12 soruşturma komitesi kurdu. Bu bile, milislerinin bu suçları işlediğini kabul ettiğinin ve itiraf ettiğinin göstergesidir.
Örneğin Hartum’daki ağır ihlallerin ardından “Hartum Komitesi” adlı bir soruşturma birimi kuruldu. Ancak bu komitenin başına, doğrudan HDK’nın sahadaki komutanlarından biri getirildi. Bugüne kadar bu suçları işleyen hiçbir kişi yargılanmadı. Yani kurulan bütün bu komisyonlar sadece göz boyama amaçlıdır; halkın gözünü boyamak için, uluslararası toplumu oyalamak için.
Hızlı Destek Kuvvetleri’nin lideri, aslında kendi iradesiyle konuşamaz; o, Sudan devletini parçalamak isteyen dış güçlerin elinde bir araçtır. Bu güçler, Libya ve Yemen’de olduğu gibi Sudan’da da ordu ile milisler arasında bölünmüş bir yapı oluşturmak istiyorlar.
Sizce HDK ile Siyonist İsrail rejimi arasında bir ilişki veya iletişim var mı?
Hiç şüphe yok ki bölgede “Yeni Ortadoğu Projesi” adında bir proje yürütülmektedir. Bu proje kapsamında bazı kişiler görevlendirildi; Irak’ta bazı siyasetçiler, Irak ordusunu zayıflatmak, ülkeyi parçalamak ve Irak’ı onlarca yıl geriye götürmek için kullanıldı. Bugün Irak’ta güçlü bir güvenlik yapısı bulunmuyor ve hepimizin yıllardır tanık olduğu bu trajediyi yaşamaya devam ediyor.
Aynı şekilde Libya da fiilen iki devlete bölünmüş durumda. Yemen’de ise Husiler üzerinden benzer bir senaryo yürütülmektedir. İsrail, bölgede sürekli olarak bu tür ülkeleri yeniden şekillendirerek, onları iç sorunlarıyla meşgul, zayıf ve istikrarsız hale getirmeye çalışmaktadır.
Bugün İsrail, Sudan’ı doğrudan cezalandırmaktadır. Bu konuda Hızlı Destek Kuvvetleri’ni de kullanmaktadır. Peki, neden cezalandırıyor?
Sudan, eski Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir döneminde Hamas’a, Filistin’deki İslami direnişe verdiği destekten dolayı; ayrıca Lübnan’da Hizbullah’la ve İran’la kurduğu güçlü ilişkiler nedeniyle cezalandırılıyor.
Buna ek olarak; Sudan 1967 yılında yapılan ve “Hartum Zirvesi” olarak bilinen, Arap dünyasının “Üç Hayır” (İsrail ile barış yok, tanıma yok, müzakere yok) ilkesini ilan ettiği kararlı duruşunun da bedelini ödüyor.
Dolayısıyla bugün Sudan’ın maruz kaldığı bu yıkım, devletin onlarca yıldır sürdürdüğü bu politikaların bir sonucu ve bu büyük faturaların ödenmesidir.

Ayrıca Sudan halkı, Siyonist varlığa doğuştan bir düşmanlık besliyor. Yani Siyonist varlık, Sudan hükümetleriyle normalleşme sağlasa bile Sudan içinde bir elçilik açamaz. Neden? Çünkü Sudan halkının tamamı Siyonist varlıkla ilişki kurmayı reddediyor.
Bu nedenle, İsrail’in yerine bu görevi üstlenmesi için Birleşik Arap Emirlikleri devreye sokuldu. BAE, Sudanlıları öldürmek ve yerinden etmek suretiyle Sudan’ı kendi iç meseleleriyle meşgul hale getirmek istiyor. Böylece Sudan devleti sürekli kendi iç sorunlarıyla uğraşırken, İsrail bölgedeki genel planını rahatça yürütebiliyor.
Sizce Türkiye, Doğu Sudan’da istikrarın sağlanmasına nasıl katkı sağlayabilir?
Evet, Sudan ile Türkiye arasındaki ilişki çok eski ve köklü bir ilişkidir, öteden beri süregelen bir bağdır. Tarihin başlangıcından bu yana, hatta bugüne kadar Osmanlı mimarisi yani Osmanlı sanat ve yapı anlayışı Sudan’ın doğusundaki bölgelerde, özellikle Sevakin Adası’nda, ayrıca Kordofan bölgesindeki Bara şehrinde, Udeyd şehrinde, Hartum’da ve diğer bazı eyaletlerde hâlâ görülebilmektedir. Bu yapılar, Sudan-Türkiye ilişkilerinin derin ve tarihsel köklerine tanıklık etmektedir.
Bugün Türkiye’nin Sudan’da oynayabileceği rol, iki ülke arasında ortaklıkların yeniden kurulması olabilir. Özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eski Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir döneminde Hartum’a yaptığı ziyaretteiki ülke parlamentoları tarafından onaylanan çok sayıda ikili anlaşmanın yeniden canlandırılması, Sudan’ın istikrarına büyük katkı sağlayacaktır.
Ayrıca Türkiye’nin çatışmaları önleme ve ara buluculuk konusundaki büyük tecrübesi, özellikle Suriye’de edindiği deneyimler, Sudan’daki kan dökülmesinin durdurulmasında önemli bir rol oynayabilir.
Bununla birlikte, iki ülke arasında ortak çıkarlar temelinde diplomatik adımlar da atılabilir. Örneğin Sudan, Arap zamkı üretiminde dünyanın en büyük üreticisi, hatta tek üretici ülkedir. ABD bile ekonomik yaptırımlar döneminde bu ürünü yaptırımlardan muaf tutmuştur. Arap zamkının stratejik önemi büyüktür; çünkü bu madde ilaç, kozmetik, kimya ve hatta savunma sanayi dâhil olmak üzere birçok endüstride kullanılmaktadır.

Sudan geniş, dümdüz bir araziye sahip çok büyük bir ülkedir. Türkiye, Sudan ile ortaklık kurarak, yeraltı suları, yağmur suları ve nehir sularının bolca bulunduğu bu ülkede binlerce dönüm araziyi işleyebilir; burada farklı tarım projeleri gerçekleştirilebilir. Bu tarım arazilerine, şu anda Etiyopya’da bulunan Nahda Barajı’ndan (Rönesans Barajı) elektrik sağlanabilir.
Ayrıca Türk diplomasisi, Sudan devletinin maruz kaldığı durumları dünya kamuoyuna açıklamada çok önemli bir rol oynayabilir. Türk medyası da bu konuda etkin bir rol üstlenebilir. Türkiye, “Cezasızlıkla Mücadele Misakı”na ev sahipliği yapmaktadır; bu çerçevede, katliam ve suçlara karışan kişilerin adalete teslim edilmesi sürecine katkı sunabilir.
Savaşın durduğu birçok bölgede, Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin kontrol sağladığı alanlarda, Türkiye yeniden yatırım faaliyetlerine dönebilir. Özellikle Sevakin Adası gibi büyük ve Kızıldeniz üzerindeki stratejik ekonomik limanlarda, Türk yatırımları yeniden canlandırılabilir.
Sudan’ın topraklarında ve Kızıldeniz’de, petrol, altın, silikon, doğal gaz ve diğer doğal kaynaklar açısından büyük zenginlikler bulunmaktadır. Sanganeb, Sinkat gibi bölgelerde doğal gaz, balıkçılık ve turizm potansiyeli üzerine araştırmalar yapılabilir.
Eğer Sudan’da istikrar sağlanırsa, ülke son derece verimli bir araziye sahiptir; su, altın, petrol, doğal gaz ve diğer nadir stratejik madenler açısından çok zengindir. Türkiye, Sudan ile geçmişte imzalanmış olan anlaşmaları yeniden canlandırarak bu kaynaklardan büyük ölçüde faydalanabilir.

