2026’nın başında Sahel artık çölden çıkıp bir konvoya saldıran ve izini kaybettiren teröristlerle savaşmıyor. Savaş; ölçeği, temposu ve stratejisi değişmiş bambaşka bir aşamaya geçti.
Liptako-Gourma bölgesinde Sahel Devletleri İttifakı (AES), artık yalnızca devleti zorlamayı değil, onun yerine geçmeyi hedefleyen çok başlı bir tehditle karşı karşıya. Kurumsal boşlukta kök salan silahlı bir “yönetişim” ile yerel bağlılıkları yeniden şekillendiren halk direnişi biçimleri arasında, bölgenin geleceği meşruiyet, sahadaki varlık ve sunulan hizmetler üzerinden verilen bir mücadelede belirleniyor.
Sahel krizini yalnızca klasik “terörle mücadele” merceğinden okumayı sürdürmek riskli. Bugün Mali, Burkina Faso ve Nijer’in kesiştiği üç sınır bölgesinde yaşananlar, özünde siyasi seçeneklerin çatışmasıdır.
Bir tarafta, AES ile güçlenen hükümetler, ulusal anlatının merkezine yeniden orduyu yerleştirerek otoritelerini görünür ve inandırıcı kılmaya çalışıyor. Diğer tarafta ise El Kaide bağlantılı JNIM ile DEAŞ-GS gibi terör örgütleri; korku salma, yolları kontrol etme ve toplumsal yönetim mekanizmaları kurma üzerinden varlıklarını tahkim ediyor.
BOŞLUK YANILSAMASI
Dışarıdan yapılan birçok analiz, Mali ya da Burkina Faso devletlerinin erişemediği alanları “yönetilmeyen bölgeler” olarak tanımladı. Oysa Sahel’in siyasal sosyolojisi boşluğu sevmez. Yönetici, yargıç ve jandarma çekildiğinde, devlet dışı silahlı gruplar yalnızca kaos yaratmaz; bir düzen dayatır. Acımasız ama öngörülebilir bir düzen… Bu da kimi zaman zoraki itaat üretmeye yetiyor.
Birçok kırsal alanda JNIM, fiilen idari ikame kurdu. Gezici mahkemeleri, arazi anlaşmazlıklarını ve çiftçi–çoban çatışmalarını hızla karara bağlıyor. Devlet aygıtının aylarca sürüncemede bırakabildiği meseleler saatler içinde çözülüyor. Silahlı aktörler, devletin “yok” göründüğü yerde “yanıt veren” olarak algılanıyor.
Vergilendirme de bir güç diline dönüşüyor. Başta gasp gibi görünen uygulamalar, bazı yerlerde örtük bir “koruma” vaadiyle daha düzenli harç sistemlerine evriliyor. Mesaj net: Devlet garanti vermeden toplar; gruplar koşullu güvenlik karşılığında toplar.
Bu normalleşme alarm verici; zira terör örgütünün büyüyen kapasitesi belgeli. Bazı tahminler JNIM’in silahlı mensup sayısını 6 bine kadar çıkarıyor.
AÇLIĞIN SİLAH OLARAK KULLANILMASI
Bu silahlı yönetişimin karanlık yüzü ablukadır. Yol arterlerinin, pazarların ve geçiş noktalarının kontrolü; bir toplumun adeta nefesinin kontrolü anlamına gelir. Amaç yalnızca garnizonları çevrelemek değil; kasabaları yormak, dayanışmayı parçalamak ve bir hayatta kalma hiyerarşisi dayatmaktır.
Abluka bir siyasi stratejiye dönüşür: Kıtlıkla devleti zayıflat, ardından teslimiyet karşılığında “düzen” öner. Mali’de Djibo deneyimi bu yöntemin vahşetini gözler önüne seriyor; krizin 300 bini aşkın insanı etkilediği belirtiliyor. Bu tekil bir vaka değil: Yaklaşık 40 yerleşimin abluka altında olduğu, iki milyona yakın insanın etkilendiği değerlendiriliyor.
Halkı teslimiyet, göç ya da açlık arasında seçim yapmaya zorlayan terör örgütleri; demografiyi yeniden şekillendirmeyi, tampon bölgeler oluşturmayı, lojistik koridorları güvenceye almayı ve savaşın insani bedelini topluma yüklemeyi hedefliyor.
AES ordularının; askeri konvoy eskortları ve kritik güzergâhların zaman zaman geri alınmasına dayanan tepkisi hayati ama reaktif kalıyor. Asıl mesele hâlâ toprak hâkimiyeti: Bir yolu tutmak, onu besleyen köyleri tutmayı; canlandıran pazarları korumayı; yaşanabilir kılan su noktalarını güvenceye almayı gerektirir.
Yaklaşık 5 bin askerden oluşması öngörülen ortak gücün konuşlandırılması bile, nihai bir çözümden ziyade bir tutunma noktası sunuyor. Çünkü bu savaş, ana arterlerde olduğu kadar kırsalın derinliklerinde de veriliyor.
Kaynak: TRT Afrika

