Sahel denilince aklımıza ilk ne geliyor? Muhtemelen çatışmalar, el değiştiren altın madenleri veya askeri yönetimlerin o sert ve tavizsiz beyanatları. Ancak 2026’ya girerken savaşın cephesi sessiz sedasız değişti. Artık mücadele siperlerde değil, konsolosluk pencerelerinde ve pasaportun o ince sayfaları arasında veriliyor. Bölgede “kim girecek” sorusu, giderek yerini “kiminle konuşulacak” sorusuna bırakıyor.
Washington’un 1 Ocak 2026 sabahı devreye soktuğu yeni vize düzenlemesi, bu sessiz savaşın ilanından başka bir şey değil.
Bazı ülkeler için kapıların ardına kadar açıldığı, bazıları içinse demir sürgülerin çekildiği bu yeni tebliğde; Mali, Burkina Faso ve Nijer’in isminin “kırmızı listeye” eklenmesi tesadüf mü? Elbette hayır. Bu hamle, bölgeyi tek bir “güvenlik parantezine” alarak algıyı sertleştiriyor.
Yapıştırılan bu etiket, sadece vize başvurusunda bulunan vatandaşı değil; o ülkeye gitmek isteyen yatırımcıyı, sahayı anlamaya çalışan akademisyeni ve diasporayı da doğrudan hedef tahtasına oturtuyor.
KONSOLOSLUK PENCERESİNDEKİ JEOPOLİTİK CEPHE
Kapıların dili, sahada çoğu zaman top sesinden çok daha hızlı yayılıyor.
Bugün Sahel’de oluşturulan sembolik duvarlar çok net: Bu ülkeler artık “ulusal güvenlik ve kamu düzeni” başlığı altında küresel bir risk gettosuna hapsedilmek isteniyor. Sıradan bir vize işlemi gibi görünen bu prosedür, aslında uluslararası itibar alanını yeniden dizayn eden siyasi bir silah.
Düşünün; bir ülke vatandaşının seyahat özgürlüğü, bir anda nasıl oluyor da stratejik tartışmaların göbeğine oturuyor?

Çünkü vize rejimi artık bir idari süreçten ziyade diplomasinin kalp atışıdır. Heyetlerin gidiş gelişini yavaşlatırsanız, teknik bağları koparırsanız ve kriz anında “alo” diyebilecek insanların bir araya gelmesini engellerseniz, oradaki stratejik boşluğu kendi ellerinizle büyütürsünüz.
Konsolosluk prosedürü, fiilen bir dış politika manifestosuna dönüşmüş durumda. Bu dil, Sahel’deki askeri yönetimler için bulunmaz bir fırsat. Dışarıdan gelen her kısıtlama, içerideki “itibar savaşı” anlatısını besliyor. Batı’nın koyduğu her engel, içeride egemenlik hamlesi olarak pazarlanıyor. Yani bu kararlar kırılganlığı azaltmıyor, aksine kırılganlığın siyasallaşmasına zemin hazırlıyor.
DİPLOMASİNİN RİTMİ: ZAMAN, MALİYET VE KAYIP
Nihayetinde kapılar kapanırken, sloganlar sınırları vizesiz geçiyor. Aslında bu filmin fragmanını 2025 yazında Niamey’de izlemiştik. ABD temsilciliğinin “rutin vize işlemlerini durdurduk” açıklaması, teknik bir arıza mıydı? Hayır. Bu, sahadaki temas trafiğini kesmeye yönelik bilinçli bir frene basma operasyonuydu.
Randevular aylar sonrasına atılıyor, dosyalar tozlu raflarda bekletiliyor, kritik toplantılar mecburen üçüncü ülkelerde, otel lobilerinde planlanıyor. Diplomasi dediğimiz şey, bir toplantı salonuna varmadan önceki o bilet, randevu ve lojistik sürecidir. Siz bu süreci tıkarsanız, karar alma mekanizmasını felç edersiniz.
Kriz anlarında hız kaybı, doğrudan inisiyatif kaybıdır.
Vize alanındaki bu sürtünme, beklendiği üzere karşı hamleleri geciktirmedi. Mali ve Burkina Faso’nun ABD vatandaşlarına yönelik getirdiği giriş kısıtlamaları, işte bu yeni cephenin en somut cevabı. Adına “mütekabiliyet” dedikleri bu diplomatik restleşme, Washington’a bir tepki olduğu kadar, iç kamuoyuna verilmiş bir “bağımsızlık” mesajı esasında.
MÜTEKABİLİYET HAMLESİ: BİZİ KİM MUHATAP ALIYOR?
İdari görünen bir işlem, nasıl oluyor da bir anda siyasi bir meydan okumaya dönüşüyor?
Bu karşılıklı restleşme, devlet koridorlarından taşıp sokağa iniyor. Sosyal medyada, kahvehanelerde, üniversite kantinlerinde yeni bir tartışma var: “Bizi kim ciddiye alıyor, biz kiminle yürüyeceğiz?”

Bu soru, Sahel’de Batı’nın meşruiyetini sorgulatan en güçlü argümana dönüşüyor. Kısa vadede faturayı kim ödüyor peki? Generaller mi? Hayır. Fatura, güvenlikçi söylemlerin gölgesinde kalan öğrencilere, iş insanlarına ve sivil topluma çıkıyor. Hareket alanı daraldıkça, fırsat pencereleri de birer birer kapanıyor.
GÖRÜNMEYEN MALİYET: AKADEMİ, TİCARET VE GRİ ALAN
Fırsat pencereleri kapandığında, piyasa en ilkel refleksini gösterir: İçe kapanır.
Mobilite daraldığında ilk darbeyi eğitim alıyor. Genç beyinlerin Batı üniversitelerine başvuruları, ortak projeler, akademik değişimler vize belirsizliği yüzünden daha baştan “ölü yatırım” sayılıyor. Sahel’in zaten sınırlı olan beşerî sermayesi, bu duvarlara çarpıp eriyor. Oysa o gençler, yarın bu ülkeleri yönetecek kadrolardı. Şimdi onların Batı ile bağını kopardığınızda, kimin kucağına itmiş oluyorsunuz?
Görünmeyen bir diğer maliyet ise finansal itibar. Bir pasaport “riskli” etiketi yediğinde, bankacılık sistemindeki uyum süreçleri de sertleşir. Kredi muslukları kısılır, sigorta maliyetleri uçar, lojistik rotalar tıkanır.
Peki, resmi kapılar kapanınca ne olur? Arka kapılar açılır.
Bu ortam, “pasaport ekonomisi” dediğimiz o karanlık gri alanı besliyor. Resmi kanallar daraldıkça, aracılar, rüşvet çarkları ve kayıt dışı ağlar devreye giriyor. “Hızlı vize” vaat eden danışmanlık şebekeleri, zaten can çekişen kurumlara yeni yükler bindiriyor.
GÜVENLİK PARADOKSU: SAHADAN UZAKLAŞMANIN BEDELİ
Kurumlar zorlandıkça, güven sorunu derinleşiyor. Ve burada trajikomik bir paradoks ortaya çıkıyor: Güvenliği sağlamak için koyduğunuz vize engeli, aslında sizi körleştiriyor.
Nasıl mı?
Sahayı izleyen uzmanların, teknik ekiplerin ve gazetecilerin bölgeye girişi zorlaştığında, Batı başkentlerinin elindeki bilgi akışı kesiliyor. Sahadan veri gelmeyince, politika “uzaktan okumalara” dayanıyor. Uzaktan bakınca da Sahel gibi karmaşık bir coğrafyada hatayı görmeniz imkânsızlaşır. Resmi kanallar tıkanınca, meydan manipülasyona ve dezenformasyona kalır.

Sahayı göremezseniz, hatayı büyütürsünüz.
Aynı durum insani yardım için de geçerli. Milyonlarca insanın yerinden edildiği bir coğrafyada, yardım çalışanlarının vize kuyruğunda beklemesi bir bürokrasi değil, bir trajedidir. Devlet kapasitesini güçlendirmesi gereken uzmanlar sahaya inemedikçe, oluşan boşluğu kim dolduruyor? Elbette, vize sormayan, bürokrasiye takılmayan diğer aktörler: Rusya, Çin veya devlet dışı silahlı gruplar.
SONUÇ: TEKNİK BİR DETAY DEĞİL SİYASİ BİR SINIR
Sahel açısından vize savaşları, egemenlik söylemini tahkim eden kullanışlı bir araç. “Bize kapıyı kapatana biz de kapatırız” demek, sokakta alkış alıyor. Ancak bu alkış, sınır ekonomisinin çöküşünü veya hastanelerdeki ilaç eksikliğini gidermiyor.
Bedel, her zaman olduğu gibi halkın sırtına biniyor.
Bu sıkışmışlık hissi, Sahel yönetimlerinin yeni ortaklık arayışlarını “açılan kapılar” üzerinden meşrulaştırmasını sağlıyor. Anlatı basitleşiyor: “Batı bizi istemiyor, o halde biz de başkasına gideriz.” Bu kadar net.
Bölgesel gerilim, bloklaşma dilini keskinleştiriyor. Kapı politikası sertleştikçe “biz ve onlar” ayrımı derinleşiyor. Bu dalga sadece Washington ile sınırlı kalmayabilir. Büyük aktörler, göç yönetimini giderek daha sert bir dış politika sopasına dönüştürüyor.
Çıkış yolu var mı? Belki.
Tırmanışı frenleyecek tek yol, meseleyi siyasi şovdan çıkarıp teknik zemine çekmek. Belge güvenliği ve kimlik doğrulama üzerinden kurulacak kontrollü koridorlar, en azından öğrenci ve uzman akışını kurtarabilir. Ama 2026’nın şu ilk günlerinde gidişat bunun tersini işaret ediyor.
Sonuç olarak vize siyaseti, Sahel gündeminde teknik bir ayrıntı olmaktan çıkmıştır. Konsolosluk penceresi, artık bir sınır hattıdır. Ve bu sınır hattı, kimin dost, kimin düşman sayıldığına dair hikâyeyi yeniden yazmaktadır. Hikâye sertleştikçe, güvenlik ve diplomasi arasındaki mesafe açılıyor ve bu uçurum, Sahel’in geleceğini yutmaya hazırlanıyor.

