Tokyo Uluslararası Afrika Kalkınma Konferansı’nın (TICAD) dokuzuncusu, 20-22 Ağustos tarihlerinde Yokohama’da “Afrika ile yenilikçi çözümler üretmek” temasıyla düzenlendi. Yaklaşık 50 Afrika ülkesinden üst düzey temsilcilerin katıldığı zirve, Japonya’nın geleneksel “yumuşak güç” yaklaşımının ötesine geçerek ticari yatırım ve ekonomik iş birliğini öne çıkardığı yeni bir döneme işaret ediyor.
Zirvede, Afrika’nın sanayileşmesi ve istihdamın genişlemesi için yapay zeka, gıda güvenliği, sağlık ve yeşil enerji dönüşümü gibi alanlarda iş birliği vurgulandı. Japonya Afrika Kalkınma Bankası (AfDB) ile koordinasyon içinde 3 yıl boyunca Afrika özel sektörüne yönelik 5,5 milyar dolar tutarında uygun koşullu finansman sağlayacağını açıkladı.
Ancak bu cazip paket yalnızca kalkınma desteği değil, Tokyo’nun zengin doğal kaynaklara erişmek, BM’de siyasi destek sağlamak, genç nüfusun işgücü potansiyeli ve genişleyen ihracat pazarından faydalanmak gibi stratejik çıkarlarını da yansıtıyor.
TARİHSEL DÖNÜŞÜM: İHMALDEN STRATEJİK ORTAKLIĞA
Japonya’nın Afrika ile ilişkisi, coğrafi uzaklığın da ötesinde, tarihsel olarak inişli çıkışlı bir seyir izledi. 1920’lere dayanan diplomatik ilişkiler, II. Dünya Savaşı sonrasında Tokyo’nun ABD eksenli dış politika tercihi nedeniyle uzun yıllar boyunca ihmal edildi. 1950’ler ve 60’larda bağımsızlığını yeni kazanan Afrika ülke liderlerinin Japonya’ya yaptığı ziyaretler dahi beklenen karşılığı bulamadı.
Ancak 1973 petrol krizi, Japonya için dönüm noktası oldu. Enerji güvenliği konusunda sarsılan Tokyo, Afrika’yı artık sadece hammadde kaynağı olarak değil, aynı zamanda stratejik güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak görmeye başladı.
ODA VE JICA: JAPONYA’NIN KALKINMA MODELİ
Japonya’nın Afrika’daki etkinliğini artırmasında en belirgin araçlar, Resmi Kalkınma Yardımları (ODA) ve bu yardımları sahada uygulayan Japonya Uluslararası İş Birliği Ajansı (JICA) oldu. Öyle ki, 1970’te Sahra Altı Afrika’ya yapılan resmi yardımlar, Japonya’nın toplam yardımlarının yalnızca yüzde 1,8’ini oluştururken, 1990’da bu oran yüzde 10,9’a yükseldi.
1991’e gelindiğinde ise Japonya, ABD’yi geride bırakarak dünyanın en çok dış yardım sağlayan birinci ülkesi oldu. Resmi yardımların sahadaki yüzü olan JICA ise, kıtanın dört bir yanında altyapı projelerini finanse ederek ve teknik iş birliği sağlayarak Japon etki alanını sessizce genişletti.
Senegal Başbakanı Osman Sonko’nun, “Japonya’nın balık vermek yerine balık tutmayı öğretme modeli Senegal için örnek teşkil ediyor” şeklindeki sözleri, bu “yardım eli” imajının ve kapasite geliştirme odaklı yaklaşımın Afrikalı liderler nezdinde olumlu karşılandığının bir göstergesi.

Öte yandan Japonya, Afrika’daki genç nüfusu geleceğin ortakları olarak gören bir stratejiyle, Project NINJA ya da ABE İnisiyatifi gibi programlarla girişimciliği destekliyor, Afrika ile birlikte anlamına gelen TOMONI Africa ile de kültürel bağları güçlendiriyor.
TICAD: JAPONYA’NIN AFRİKA DİPLOMASİSİNİN TEMEL TAŞI
Japonya’nın küresel bir aktör olma iddiasının Afrika’daki en kritik yansıması olan TICAD, Tokyo’nun kıtadaki varlığını pekiştiren stratejik bir diplomasi aracı oldu. TICAD’ı Çin veya Hindistan’ın düzenlediği ikili zirvelerden keskin bir şekilde ayıran ise, “çok taraflılık” iddiası. Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Bankası, Afrika Birliği Komisyonu ve BM Kalkınma Programı’nı (UNDP) konferansın organizatörleri arasına katarak, Japonya küresel iş birliğini hedeflediğini gösteriyor.

Ancak TICAD’ın evrimi, Japonya’nın stratejik önceliklerindeki köklü dönüşümü de ele veriyor. Zirve, artık kalkınma yardımı dağıtım mekanizmasının ilerisine geçerek Japon özel sektörünü Afrika pazarlarına yönlendiren bir yatırım platformuna dönüşmüş durumda. 2016’da Nairobi’de düzenlenen TICAD 6’da “özel sektör öncülüğünde kalkınma” vurgusunun öne çıkması, hükümet destekli yardım modelinden, kâr odaklı ve sürdürülebilir ortaklık modeline geçişin somut bir göstergesi oldu.
AFRİKA’DAKİ ÇİN-JAPONYA REKABETİ
Japonya’nın Afrika siyasetinin temel sacayaklarından biri, Çin’in kıtada artan etkisini dengelemek. 2000’lerin başına kadar Afrika’nın bir numaralı ticaret ortağı Japonya iken, aynı tarihten itibaren Çin’in hızlı yükselişi Tokyo’nun payını ciddi ölçüde azalttı. 2010’da Çin’in Japonya’ya yönelik nadir metal ihracatını sınırlandırması, Tokyo’nun Afrika’daki kaynak zengini ülkelerle ilişkilerini derinleştirme arayışını hızlandırdı.
Lakin iki ülke arasındaki rekabet sadece ekonomik değil, siyasi ve stratejik zeminde de devam ediyor. Çin, Xinhua gibi medya organları, Konfüçyüs Enstitüleri ve burs programları aracılığıyla kıtada çok geniş çaplı bir kültürel ve ideolojik nüfuz inşa etmiş durumda. Japon firmaları yatırım kararlarında titiz fizibilite çalışmaları yaparken ve görece yavaş hareket ederken, Çin devlet şirketleri çoğu zaman siyasi talimatlarla riskli yatırımlara bile girebiliyor.
Bu fark, rakamlara da yansıyor: Kıtada yaklaşık bin Japon firması ve 8 bin Japon vatandaşına karşılık, 10 binden fazla kayıtlı Çinli firma ve 2 milyonu aşan Çin diasporası bulunuyor. Bununla birlikte Japonya’nın “kalite odaklı” altyapı projeleri, Çin’in “hızlı fakat borç yükü doğuran” modeliyle karşılaştırıldığında Afrika’nın uzun vadeli çıkarlarına daha fazla hizmet edebilecek nitelikte.
Ayrıca, Hint-Pasifik’te deniz yollarının güvenliği ve Çin’in askeri yayılmacılığının dengelenmesi gibi stratejik konularda, Birleşmiş Milletler’deki 54 Afrika ülkesinin desteği Japonya açısından hayati önem taşıyor.
JAPONYA’NIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER VE FIRSATLAR
Japonya’nın Afrika’daki konumu hem birtakım avantajları hem de engelleri barındırıyor. Bir yanda, sömürge geçmişinin olmaması ona Batılı rakiplerine kıyasla büyük bir ahlaki üstünlük ve güvenilirlik sağlıyor. İş disiplini ve ahlakı, teknolojik üstünlük, mali şeffaflık ve projelerdeki titizlik, Tokyo’nun en güçlü silahları. Ancak diğer yanda, azalan ve yaşlanan bir nüfus, içe dönük ekonomik baskılar ve kıtayla arasındaki coğrafi mesafe gibi zaaflar, bu stratejinin önünde ciddi engeller oluşturabilir.
Ancak Tokyo, dezavantajlarını dengelemek için kıtanın stratejik enerji yatırımlarına da güçlü şekilde katılıyor; örneğin Mozambik’teki dev LNG projelerinde Japon finans kuruluşları kritik rol üstleniyor. Afrika’nın dinamik start-up ekosistemine yapılan yatırımlar da Japonya’nın geleceğin pazarlarında erken pozisyon alma stratejisinin bir parçası. Dijitalleşme, tarım teknolojileri ve yeşil enerji gibi alanlar Tokyo’nun fark yaratabileceği stratejik fırsat pencereleri sunuyor.
BİR KALKINMA MODELİ VE DENGE UNSURU OLARAK JAPONYA
Afrika için Japonya, sadece yatırımcı ya da bağışçı değil, aynı zamanda ilham verici bir kalkınma modeli. İkinci Dünya Savaşı’nın ağır yıkımından, disiplinli eğitim, teknolojiye yatırım ve sanayileşme odaklı politikalar sayesinde küresel dev haline gelen Japonya’nın hikâyesi, birçok Afrika ülkesi için canlı bir kanıt.Daha da çarpıcı olan, 19!uncu yüzyılda Batı ülkeleri tarafından “yavaş” ve “sanayiden anlamaz” diye yaftalanan bir toplumun, Meiji Restorasyonu ile gösterdiği zihniyet dönüşümüdür.
Bu hikâye, Afrika’nın da benzer dönüşümü gerçekleştirebileceğine dair güçlü bir umut ışığı. Afrika’nın Japonya’dan öğreneceği dersler sadece teknik ve ekonomik değil; aynı zamanda diplomasi, kriz yönetimi ve kamu yararını merkeze alan etkin yönetişim modellerini de kapsıyor. Nihayetinde, Afrika’nın Japonya-Çin rekabetinden azami faydayı sağlayabilmesi, kıta liderlerinin elinde.
Bu rekabeti, pazarlık güçlerini artırmak ve kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yönlendirmek için bir kaldıraç olarak kullanmaları gerekiyor.Çeşitli ve çok sayıda partnerle çalışmak, Afrika’yı tek bir güce bağımlı olmaktan kurtaracak ve bu küresel çekişmeyi, nihayetinde kıtanın sürdürülebilir kalkınmasına hizmet eden bir araca dönüştürecektir. Japonya’nın varlığı, Afrika’ya bu pazarlık gücünü veren kritik bir denge unsuru olarak karşımıza çıkıyor.
Kaynak: Independent Türkçe