İsrail’in Somaliland’ı video konferans yoluyla tanıdığını ilan etmesi, esasen sembolik nitelik taşıyan bir diplomatik adımdır. Zira uluslararası hukuk ve uluslararası ilişkiler literatüründe bir devletin tanınması, o siyasal yapının fiilen kurulduğu ya da evrensel meşruiyet kazandığı anlamına gelmemektedir. Tanıma, büyük ölçüde siyasi iradeyi yansıtan ve sembolik değeri yüksek bir süreç olup, bireysel ülkeleri bu yöndeki beyanları tartışmalı yapıları de jure olarak devlet statüsüne taşımamaktadır.
Ayrıca, İsrail’in Somaliland’ı tanıma girişimini yalnızca Türkiye–İsrail arasındaki bölgesel rekabet bağlamında değerlendirmek, söz konusu adımın arka planındaki daha derin ve yapısal dinamikleri göz ardı etme riskini beraberinde getirmektedir. Zira Türkiye, 2011 yılından bu yana Somali’de istikrarlı ve çok boyutlu yatırımlar gerçekleştirmekte; buna karşın Türkiye–İsrail ilişkileri söz konusu dönem boyunca tarihinin en düşük seviyelerini yaşamıştır. Eğer İsrail’in temel amacı Türkiye’nin bölgedeki hamlelerini dengelemek ya da sınırlamak olsaydı, bu girişimin Türkiye–Somali ilişkilerinin savunma, uzay ve enerji gibi stratejik alanlarda bu denli derinleşmesinden önce hayata geçirilmesi beklenirdi.
Bu çerçevede İsrail’in Somaliland hamlesi, daha geniş bir çerçevede, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Etiyopya ve İsrail arasında şekillenen üçlü bir konsorsiyumun parçası olarak ele alınmalıdır. Özellikle BAE merkezli DP World şirketinin, Somaliland’ın Berbera kentindeki konteyner terminalinin çoğunluk hissesine sahip olması ve 2017 yılından bu yana limanın fiili işletmeciliğini yürütmesi, bu yapının ekonomik ayağını oluşturmaktadır. 2024 itibarıyla küresel ticaret hacminin yaklaşık 33 trilyon dolara ulaştığı bir uluslararası sistemde, dünya ticaretinin yaklaşık %12’sinin geçtiği Babü’l-Mendep Boğazı’na ve Aden Körfezi’ne yakınlığı nedeniyle Berbera Limanı son derece stratejik bir konumda bulunmaktadır. Limanın mevcut yıllık kapasitesi yaklaşık 500 bin konteynır düzeyindeyken, planlanan ikinci aşama yatırımlarıyla bu kapasitenin 2 milyona çıkarılması hedeflenmektedir.

Etiyopya açısından bakıldığında, söz konusu girişimin temel motivasyonu, dış ticaretinin yaklaşık %90’ını Cibuti üzerinden gerçekleştirmesinden kaynaklanan yapısal bağımlılığı kırma arayışıdır. Bu bağlamda Ocak 2024’te Etiyopya ile Somaliland arasında imzalanan ve kamuoyunda “Etiyopya–Somaliland Protokolü” olarak anılan mutabakat dikkat çekicidir. Söz konusu protokole göre, Berbera Limanı’nın 50 yıl süreyle Etiyopya’ya kiralanması karşılığında Etiyopya donanmasına 20 kilometrelik deniz erişimi sağlanması ve buna paralel olarak Somaliland’ın devlet olarak tanınması öngörülmüştür. Etiyopya ile Somaliland arasında 2018 yılında da benzer bir anlaşma imzalanmış, ancak bu mutabakat 2022’de yürürlükten kaldırılmıştır.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin rolü ise küresel deniz ticaretinde hakimiyet kurma hedefiyle doğrudan ilişkilidir. BAE, doğrudan kontrol tesis edemediği durumlarda, mevcut hakim aktörleri dengelemeye ve baskılamaya yönelik politikalar geliştirmektedir. Nitekim Süveyş Kanalı üzerinden gerçekleşen deniz taşımacılığı büyük ölçüde Asya–Avrupa ticaret rotasına dayanmaktadır ve özellikle Çin–Avrupa hattı bu güzergahın omurgasını oluşturmaktadır. Dünya konteyner ticaretinin yaklaşık %30’unun bu kanaldan geçmesi, Kızıldeniz ve Babü’l-Mendep hattının küresel tedarik zincirleri açısından taşıdığı stratejik önemi açıkça ortaya koymaktadır.
İSRAİL’İN BAKIŞ AÇISI
İsrail açısından Somaliland’ın tanınması ise Somali Federal Hükümeti, Afrika Birliği, Arap Birliği, Türkiye ve birçok ülke tarafından Somali’nin toprak bütünlüğüne müdahale olarak sert biçimde kınanmasına rağmen bu adımı atmasının daha derin anlamı vardır. Uluslararası alanda giderek daha fazla dışlanan bir aktör konumundaki İsrail’in, Afrika kamuoyu nezdinde itibar kaybı riskini göze alarak bu adımı atması yakın, orta ve uzun vadeli stratejik hesaplar çerçevesinde değerlendirilmelidir. Kısa vadede bu hamle, Gazze bağlamında gündeme gelen zorunlu nüfus transferi senaryoları kapsamında Somaliland’ın potansiyel bir seçenek olarak değerlendirilmesiyle ilişkilendirilebilir. Orta vadede ise Türkiye gibi bölgede rekabet halinde olduğu aktörlere yönelik agresif ve provokatif bir güç dengeleme girişimi olarak okunabilir.

Uzun vadede ise İsrail’in, deniz ticaret yolları üzerindeki nüfuz mücadelesinde söz sahibi olma ve bu alanlarda “ben de varım” deme çabasının bir yansımasıdır. Bu yönüyle söz konusu adım, ABD ve Birleşik Krallık gibi aktörlerin Çin–Avrupa ana ticaret hattını denetlemeye yönelik daha geniş stratejilerinin tamamlayıcı bir unsuru olarak da değerlendirilebilir. Ayrıca, Somaliland, İsrail’e gemi trafiğini izlemek, istihbarat sağlamak ve Kızıldeniz’in güneyindeki operasyonel erişimini genişletmek için bir üs sunarak, Tel Aviv’e küresel ticaret ve güvenlik açısından denizcilik geçiş noktasında somut bir kaldıraç hedefindedir.
Bununla birlikte, Somaliland’ın bu süreci istikrarlı biçimde yönetebilme kapasitesi son derece sınırlıdır. 1991 yılında iç savaşın ardından tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland, fiiliyatta altı idari bölgeye ayrılmıştır: Awdal, Sahil, Maroodi-Jeeh, Togdheer, Sanaag ve Sool. 2022 yılında ise merkezi Somali hükümeti ve federal sistemle uyumlu bir çizgide “North Eastern State” adı altında yeni bir eyalet yapılanmasına yönelmiştir. Halihazırda başta Boorama olmak üzere Awdal bölgesinde ciddi ayaklanmalar yaşanmakta olup, yakın gelecekte “Awdal State” adıyla yeni bir federal eyaletin ilan edilmesi güçlü bir ihtimal olarak görülmektedir. Somaliland’ın üniter bir yapıda devam etmesi zorlaşacaktır.
Bu çerçevede Somaliland’ın tanınması, yalnızca Afrika Boynuzu ülkeleri için değil, Afrika kıtasının bütünü açısından daha fazla siyasal kırılganlık, parçalanma ve istikrarsızlık anlamına gelmektedir. Özellikle Pan-Afrikanizm ideali doğrultusunda bugüne kadar atılmış en somut adımlardan biri olan Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Bölgesi (AfCFTA), Afrika’nın uzun vadeli kalkınma vizyonunu ortaya koyan Gündem 2063’ün amiral gemisi projesine doğrudan meydan okuyan ve kıtasal dayanışmayı zayıflatma potansiyeli taşıyan adımlar olarak öne çıkmaktadır.
Sonuç olarak, Somaliland’ın tanınması salt bir diplomatik tasarruf olmanın ötesinde, Afrika kıtasında halihazırda 27 ülkede faaliyet gösteren 30’dan fazla ayrılıkçı hareketi motive edebilecek nitelikte, tehlikeli bir emsal oluşturmaktadır. Bu bağlamda adım, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz havzasında şekillenen yeni jeoekonomik ve jeostratejik rekabetin, aynı zamanda Afrika’nın siyasal bütünlüğünü tehdit eden çok boyutlu bir tezahürü olarak okunmalıdır. Türkiye, gelişmeyi yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil, Pan-Afrikanizm’in kurumsallaşmasını destekleyen çok taraflı bir diplomatik çerçeve içerisinde ele alarak, Afrika kıtasında bütünleşme ve toprak bütünlüğü ilkelerini önceleyen bir politika inşa edebilir. Bu tür bir yaklaşım, bir yandan bölgesel istikrarın korunmasına katkı sağlayacak öte yandan Türkiye’nin Afrika’daki normatif ve diplomatik pozisyonunu güçlendirecektir.
Kaynak: Fokus+

