İkinci Dünya Savaşından büyük bir yıkımla çıkan Avrupa, Amerikan yardımları ile yeniden ayağa kalkmaya çalışırken önemli bir soruya cevap arıyordu: Sömürgeler ne olacak?
Artan savaş maliyetleri ve yıkım sonrasında sömürgelerine yeteri kadar para harcayamamaları kesindi. Üstüne bir de kıtadaki bağımsızlık hareketlerinin kıvılcımları çakılmıştı. Üstelik Soğuk Savaş ile birlikte dünya iki kutuplu bir hale bürünmüştü. Böyle bir ortamda klasik sömürge sisteminin yürümeyeceği aşikardı. Nitekim 1957’de Gana ile yanan bağımsızlık ateşi altmışlar boyunca diğer bağımsızlıklarla devam etti. Bağımsız devletler ortaya çıkıyor ancak bu devletler yeni uluslararası sistemde adeta sudan çıkmış balık gibi, ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Tam da böyle bir ortamda Avrupa’nın imdadına onların okullarında eğitim görmüş, kültürel bağlamda etkilenmiş elit siyasetçiler yetişti. Bürokrasinin pek çok alanında yer alan bu elitler, bu devletlerin yönetiminde etki sahibi olarak gücün, paranın, metanın aynı yönlü hareketini devam ettirdiler. Demokrasi sevdası ile başlayan çoğu yönetim, uzun süreli iktidarlar tarafından kuşatıldı. Koltuğu değişilmez hakkı gören pek çok siyasetçi, bugün bile pek çok seçimin şaibe ile anılmasına vesile oldu.

Afrika’nın büyük kısmında bağımsızlık mücadeleleri, halkın özgürlük tutkusu ve eşitlik talebiyle başlamıştı. Ancak bağımsızlık sonrasında halkın kahramanları, kısa sürede iktidarın kalıcı bekçilerine dönüştü. Kamerun’da Paul Biya (1982–), Kongo’da Denis Sassou Nguesso (1979’dan beri farklı dönemlerle), Ekvator Ginesi’nde Teodoro Obiang Nguema (1979–), Uganda’da Yoweri Museveni (1986–) ve Ruanda’da Paul Kagame (2000–) bu modelin sembolleri haline geldi.
Bu liderlerin çoğu, başlangıçta sömürgeciliğe ve otoriterliğe karşı “devrimci” bir duruşla sahneye çıktı. Ancak zamanla “devrimci” kavramı yerini “rejim muhafızlığına” bıraktı. Halkın özgürlük talebi, güvenlik ve istikrar söylemleriyle susturuldu.

Tıpkı Kamerun’da olduğu gibi, bu ülkelerde de “istikrar” adı altında demokratik kurumlar ya askıya alındı ya da tamamen iktidar aparatına dönüştürüldü. Seçim kurulları iktidar yanlısı, yargı mekanizması partizan, medya ise bir çeşit propaganda aracına çevrildi.
Bu bağlamda değerlendirdiğimizde Kamerun’da 12 Ekim 2025 tarihinde yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi yalnızca bir siyasi yarış değil; aynı zamanda Afrika kıtasında hâlâ “bağımsızlık sonrası iktidar” projesinin sınandığı bir aynadır. Yüzünde çok renkli demokrasinin maskesi vardır ama perde arkası hala elitlerin koltuğunu koruma stratejilerine tanıklık etmektedir. Bu süreç, yalnızca Kamerun’un değil, pek çok eski sömürge toplumunun da kaderini belirleyen bir sorundur.
ELİTLERİN MİRASI: SÖMÜRGE SONRASI BAĞIMSIZLIK MI, TAHT KORUMA MI?
Bağımsızlıkla birlikte, halkın siyasi egemenliği iddiası kurucu bir idealle sunulmuştu. Ancak zamanla bu hayal, kademeli olarak yerini “elit iktidarların sürekliliği”nin savunusuna bıraktı. Kamerun’da Paul Biya, 1982’den beri iktidarda; 2008’de anayasal sınırlar kaldırıldı ve artık görev süresi sınırlaması geride kaldı. Çünkü Elitler, yalnızca rejimi kontrol eden aktörler değil; aynı zamanda sistemin yeniden üreticileridir.

Bu elit yapı, bağımsızlık sonrası kurumsal yapıları – yasama, yargı, hukuk sistemi, seçici kurumlar – kendi hegemonyalarını pekiştirmek için dönüştürmüştür. Kamerun’da seçimleri yöneten organ olan ELECAM’ın (Elections Cameroon) bağımsızlıktan uzak olduğu eleştirisi sıkça dile getirildi; ana muhalefet lideri Maurice Kamto’nun adaylığının reddedilmesi bu eleştirileri derinleştirdi. Yargı organları, Anayasa Konseyi gibi kurumlar, karar alma süreçlerinde siyasal müdahaleye açık hale gelmiş durumda. Elitler, halkın refahını değil, kendi iktidar sürekliliğini birincil hedef olarak belirlemişlerdir. Kamu kaynakları, bu iktidar bağlantılı yapılarca yeniden dağıtılmakta; muhalif sesler baskı altına alınmaktadır. İç demokrasi, sivil toplum, medya özgürlüğü, ifade özgürlüğü gibi alanlar tahrip edilmekte; toplumsal talepler sistemik kanallarla karşılanmamaktadır. Baskıcı güvenlik önlemleri, muhalif gösterilerin bastırılması, basın sansürü gibi araçlar, rejimin meşruiyetini sınırlı alanlara hapsetmektedir. Anglophone (İngilizce konuşan) bölgelerde uzun süredir devam eden çatışma, devletin merkezi iktidarı karşı etnik, bölgesel ve dilsel adaletsizlikler üzerinden yeniden üretiyor. Bu bölgelerde halk, seçimleri katılmanın bile bir meşruiyet kazandırma biçimi olduğuna inanmayacak kadar yorgun. Bu, elitlerin devlet bütünlüğü söylemini, “istikrar” masalıyla örtbas etmelerine imkân tanımaktadır. Afrika’nın neredeyse her bölgesinde benzer örnekler bulmak mümkün.
Teodoro Obiang Nguema’nın yönettiği Ekvator Ginesi, Afrika’nın kişi başına düşen petrol gelirinde en zengin ülkelerinden biri. Ancak bu zenginliğin halkla hiçbir teması yok. Rejim, hem doğal kaynakları hem de devlet bütçesini bir aile işletmesi gibi yönetiyor. Obiang’ın oğlu Teodoro Nguema Obiang Mangue (Teodorín), halihazırda devlet başkan yardımcısı ve aynı zamanda Batı’da yolsuzluk soruşturmalarının baş aktörü.
Ekvator Ginesi örneği, Kamerun’daki gibi “petrol istikrarı” söyleminin, aslında bir “elit servetinin güvence altına alınması” anlamına geldiğini gösteriyor. Halkın fakirliğine karşın, saraylar yükseliyor. Bu tablo, Kamerun’daki elit yapı ile neredeyse birebir örtüşüyor.
Kongo Cumhuriyeti’nde Denis Sassou Nguesso, bağımsızlıktan sonra birkaç kez iktidardan gitmiş gibi görünse de her seferinde “güvenlik gerekçesiyle” geri döndü. 2021 seçimleri öncesinde oğlunu halefi olarak öne çıkaran Sassou Nguesso, ülkeyi adeta monarşik bir cumhuriyete dönüştürdü.
Benzer bir durum Çad’da yaşanıyor. 30 yıl boyunca ülkeyi yöneten Idriss Déby Itno, 2021’de cephede öldükten sonra koltuğu oğlu Mahamat Déby devraldı. Anayasal süreç askıya alındı, geçici konseyin başına “geçici olarak” genç Déby getirildi ve o “geçici” hala sürüyor.

Bu modeller, Kamerun’un politik anatomisiyle büyük benzerlik gösteriyor:Kabile temelli siyaset, güvenlik devleti ideolojisi, aile ve yakın çevre etrafında dönen yönetim, halkın taleplerinin kriminalize edilmesi. Her biri, halkın güvenini değil, ordunun ve dış destekçilerin (özellikle Fransa’nın) onayını esas alan sistemlerdir.
Uganda lideri Yoweri Museveni, 1986’da iktidara geldiğinde Afrika’nın umut figürlerinden biriydi. Ancak otuz beş yılı aşan iktidarında muhaliflere uyguladığı baskı, seçim manipülasyonları ve medya üzerindeki kontrolle birlikte kendisi de eleştirdiği rejimlere dönüştü. 2021 seçimlerinde genç muhalif Bobi Wine’a karşı yürütülen kampanya, demokratik süreçlerin bir “tehdit” olarak görüldüğünün kanıtıydı.
Ruanda’da Paul Kagame, 1994 soykırımının ardından istikrarı yeniden kurma vaadiyle iktidara geldi. Bugün ülke ekonomik olarak başarılı görünse de siyasi özgürlükler bakımından oldukça dar bir alana sahip. Eleştirmenler, Kagame’nin “teknokratik otoriterlik” modelinin, kalkınmayı demokrasiye tercih eden yeni bir elit formuna dönüştüğünü söylüyor.
Kamerun’da Biya, Ruanda’da Kagame, Uganda’da Museveni, hepsi farklı ideolojik temellerden geliyor, ama aynı “devlet benim” anlayışında buluşuyor.

Zimbabve’nin efsanevi lideri Robert Mugabe, sömürgeciliğe karşı mücadelenin sembolüydü. Ancak 37 yıl süren iktidarı, halkı yoksullaştıran, muhalefeti susturan bir rejime dönüştü. 2017’de askerî müdahaleyle devrildiğinde halk sokağa sevinçle döküldü ama o sevinç uzun sürmedi. Yeni lider Emmerson Mnangagwa, eski sistemin “daha modern yüzü” olmaktan öteye geçemedi.
Kamerun’da yapılan seçimler, yalnızca Paul Biya’nın kaderini değil, kıtanın “postkolonyal elit düzeni”nin dayanıklılığını da test ediyor. Seçimler, halkın iradesinden çok uluslararası meşruiyet üretmenin bir aracına dönüşmüş durumda. “Bakın, sandık kurduk” demek yeterli görülüyor. Fakat o sandığın başında bekleyen halk, kimin kazandığını çoktan biliyor. Bu durum, Kamerun’daki gençleri umutsuzluğa itse de siyasi değişimin aile albümünde kalan eski bir fotoğraf olmaması için çabalar sürüyor.
Uganda’da Bobi Wine, Senegal’de Ousmane Sonko, Kongo’da Martin Fayulu, Kamerun’da ise üniversiteli gençlik hareketleri, kıtanın geleceğini değiştirebilecek enerjiyi temsil ediyor. Afrika gençleri artık yalnızca protesto etmiyor; seçim sandıklarını, sokakları, sanatı, sosyal medyayı aynı anda kullanıyor. Fildişi Sahili’nden Kenya’ya uzanan yeni nesil, eski neslin iktidar ağlarını çözmeye kararlı.Kamerunlu bir aktivist geçen ay BBC’ye şöyle dedi:“Biz Biya’nın gitmesini değil, sistemin değişmesini istiyoruz. Çünkü Biya gider, ama biz bu sistemle yaşlanmak istemiyoruz.” Bu söz, yalnızca Kamerun’un değil, bütün Afrika’nın ruh halini özetliyor.
Afrika artık yalnızca doğal kaynakların değil, siyasal bilincin de kıtası. Elitlerin koltukta kalma çabası, gençlerin yeni vizyonuyla çarpışıyor. Bu kıta, bir yüzyıl önce Avrupa’nın sınırlarını çizdiği şekilde değil, artık kendi gençlerinin hayalleriyle yeniden şekillenmek istiyor.
Ve bu kez savaş, silahla değil, oy sandığı, örgütlenme ve söz hakkı ile veriliyor.

