Afrika, dünyayı besleyebilecek ölçüde geniş tarım arazilerine, bereketli topraklara ve uygun iklim koşullarına sahip olmasına rağmen, aynı zamanda küresel ölçekte en yüksek yoksulluk ve açlık oranlarının görüldüğü kıta olmayı sürdürüyor. Sare Şanlı’nın Independent Türkçe için kaleme aldığı yazıya göre bu çelişkinin temelinde yalnızca iç çatışmalar, yönetim sorunları ya da yanlış yerel politikalar değil, Afrika’yı yapısal olarak açlığa mahkûm eden küresel gıda ve ekonomi politikaları yer alıyor.
Kıtada kahve, kakao ve pamuk gibi dünya piyasaları için kritik öneme sahip tarım ürünleri büyük plantasyonlarda üretiliyor. Ancak bu üretim, yerel tüketimden ziyade ihracata yönelik gerçekleştiriliyor. Dünya kakao üretiminin yüzde 60’ından fazlasını karşılayan Fildişi Sahili ve Gana’da üretilen kakaonun neredeyse tamamı ihraç edilirken, çikolata yerel halk için hâlâ lüks bir ürün.
Bu ihracat odaklı yapı, Afrika ülkelerini küresel piyasa dalgalanmalarına ve dış şoklara karşı kırılgan hale getiriyor. Bugün kıta ülkelerinin temel gıda ihtiyacının yarıdan fazlası ithalatla karşılanıyor. Afrika’nın gıda ithalatına yıllık yaklaşık 80 milyar dolar harcadığı, mevcut eğilimlerin sürmesi halinde bu rakamın 2030’a kadar 110 milyar dolara çıkmasının beklendiği belirtiliyor.
MONOKÜLTÜR VE “NAKİT MAHSUL” MODELİ
İhracata dayalı “nakit mahsul” modeli, temel gıda üretimini sınırlandırırken ülkeleri uluslararası piyasalara bağımlı hale getiriyor. Amerikalı iktisatçı Michael Hudson, bu bağımlılık ilişkisini Afrika’nın borç ve dolar kazanma zorunluluğu üzerinden tanımlayarak, küresel finans sisteminin ülkeleri kendi gıdasını üretmekten uzaklaştırdığını savunuyor.
Bu yapı, küresel güçlerin politikaları ve uluslararası finans kuruluşlarının yönlendirmeleriyle pekişirken, yerel yönetimlerdeki yolsuzluk, şeffaflık eksikliği ve kısa vadeli siyasi tercihler de açlık döngüsünü derinleştiriyor. Tarımsal altyapıya, stratejik gıda stoklarına ve küçük çiftçilere yeterli yatırım yapılmaması, sorunu kronik hale getiriyor.
Öte yandan bazı Afrika ülkelerinde Çin, Körfez ülkeleri ve Batılı şirketlerin uzun vadeli arazi kiralamalarıyla kendi ülkeleri için üretim yapması da “toprak gaspı” tartışmalarını gündeme getiriyor.
EKOLOJİK YIKIM VE İKLİM BASKISI
Ekonomik bağımlılığa ek olarak, monokültür tarım ve yoğun kimyasal kullanımı ekosistemi tahrip ediyor. Aktivist Vandana Shiva’nın da dikkat çektiği üzere bu model, toprağı kimyasal gübre ve pestisitlere bağımlı hale getirirken biyoçeşitliliği yok ediyor. Genetiği değiştirilmiş tohumlar, çiftçilerin her yıl yeniden tohum almak zorunda kalmasına yol açıyor.
Afrika’nın küresel emisyonlara en az katkı sağlayan kıtalardan biri olmasına rağmen, iklim değişikliğinin etkilerini en ağır yaşayan bölgelerden biri olduğu vurgulanıyor. Kuraklık, sel ve hasat krizlerinin artması, açlık riskini daha da büyütüyor.
GIDA, JEOPOLİTİK BİR ARAÇ
Uzmanlar, gıdanın yalnızca bir beslenme meselesi değil, aynı zamanda güçlü bir jeopolitik baskı aracı olduğunu belirtiyor. Gıda yardımlarına bağımlılık ve bu yardımların kesilmesi tehdidi, uluslararası ilişkilerde sıkça kullanılan bir yöntem olarak öne çıkıyor.
Malavi’de 2001–2002 yıllarında yaşanan ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği kıtlık, bu durumun çarpıcı örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Dünya Bankası ve IMF baskısıyla Stratejik Tahıl Rezervi’nin satılması, beklenmedik kuraklık sonrası ülkeyi savunmasız bıraktı.
Afrika’daki açlığın en çarpıcı boyutlarından biri de üretilen gıdanın büyük bölümünün tüketiciye ulaşamadan israf edilmesi. Yetersiz depolama, taşıma ve soğuk zincir altyapısı nedeniyle gıdanın yaklaşık yüzde 30–40’ı kaybediliyor. Bu kaybın yıllık ekonomik değerinin yaklaşık 4 milyar dolar olduğu ve bunun 48 milyon insanı doyurabilecek miktara karşılık geldiği ifade ediliyor.
ÇÖZÜM MÜMKÜN MÜ?
Uzmanlara göre Afrika’nın açlığı bir kader değil, yapısal bir sonuç. Çözüm için ihracat odaklı monokültür yerine, yerel beslenme ihtiyacını merkeze alan, agroekolojik yöntemlere dayalı bir tarım vizyonu öneriliyor. Afrika Birliği öncülüğünde ortak gıda rezervleri, güçlü lojistik altyapı ve yerel üreticiyi koruyan düzenlemeler, çözüm yolları arasında gösteriliyor.
Ruanda ve Fas gibi ülkelerin son yıllarda tarıma dayalı politikalarla olumlu sonuçlar elde etmesi, bu dönüşümün mümkün olduğuna işaret ediyor. Uzmanlar, doğru stratejiler ve kıtasal dayanışma ile Afrika’nın yalnızca kendi nüfusunu doyurmakla kalmayıp, küresel gıda güvenliğinin de önemli bir aktörü olabileceğini vurguluyor.
Kaynak: Sare Şanlı, Independent Türkçe

