Yıllar önce yüksek lisans eğitimim sırasında aldığımız Tarih yazıcılığı (Historiography) dersinde, Martin Bernal tarafından kaleme alınan Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization, adlı kitabı okumuştuk. O dönem henüz üçüncü cildi yazılmamış olan kitabın, ilk cildi 1987’de, ikinci cildi ise 1991’de yayımlanmış; kitap, Antik Yunan ve Batı medeniyetinin kökenlerine ilişkin yerleşik anlatılara radikal bir alternatif sunmasıyla kısa sürede büyük bir ilgi uyandırmıştı.
Bernal’in çalışmasının ortaya çıktığı dönem, Avrupamerkezci tarih yazımının ciddi bir sorgulama sürecinden geçtiği bir evreye denk gelmekteydi. Soğuk Savaş’ın çözülmeye başladığı, Avrupa merkezli “büyük anlatıların” evrensel ve kaçınılmaz doğrular olarak kabul edilme gücünü giderek yitirdiği bu dönemde, post-kolonyal çalışmalar akademide hızla yükselişe geçmişti. Edward Said’in 1978’de yayımlanan Orientalism adlı eseri, Batı bilgisinin tarafsız ve masum olmadığı yönündeki eleştiriyi akademinin merkezine taşımış; Afrika, Asya ve diaspora çalışmaları giderek daha görünür hâle gelmişti. Black Athena tam da bu entelektüel ve politik atmosferde ortaya çıktı. Bu nedenle eser, yalnızca Antik Yunan’ın kökenlerine dair alternatif bir tez olarak değil; aynı zamanda 19. yüzyılda sömürgecilik, ırk teorileri ve Avrupamerkezci tarih yazımına yönelik gecikmiş ama güçlü bir hesaplaşma olarak değerlendirildi ve geniş bir ilgiyle karşılandı.

Geçtiğimiz günlerde, fuarlar vesilesiyle yayınevlerini dolaşırken kitabın Türkçe olarak Kara Atena adyla yeniden çevrilmiş ve yayınlanmış olduğunu görmek, beni tekrar bu kitabın sayfalarını karıştırmaya yöneltti. Antik Yunan mitolojisinde bilgelik, akıl, strateji, savaş sanatı, zanaat ve şehir yaşamının tanrıçası olarak kabul edilen Atena figürünün, yazar tarafından nasıl ustalıkla “siyahlık” la özdeşleştirildiği ve “Kara Atena” olarak adlandırıldığı bir kez daha düşündürdü. Bernal’in Kara Atena adlandırmasıyla, Yunan uygarlığının kökenlerinin Afrika-Asyatik dünyayla olan bağlarını görünür kılma çabası arasındaki sembolik ilişki, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ çarpıcılığını korumaktadır.
KİTAP HAKKINDA TARTIŞMALAR
Batı medeniyetinin kökenleri sorulduğunda verilen cevap çoğu zaman hazırdır: Antik Yunan. Peki Yunan nereden beslenmiştir? Bu soru, modern tarih yazımında uzun süre ya hiç sorulmamış ya da bilinçli biçimde cevapsız bırakılmıştır. Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization, Martin Bernal tarafından kaleme alınmış üç ciltlik kapsamlı bir çalışmadır. İlk cildi 1987’de, ikinci cildi 1991’de ve üçüncü cildi 2006’da yayımlanan bu çalışma, Antik Yunan ve Batı medeniyetinin kökenlerine ilişkin yerleşik anlatılara radikal bir alternatif sunar. Bernal’e göre Antik Yunan kültürü, Avrupa içinde kendiliğinden filizlenmiş, dış etkilerden arınmış bir uygarlık değildir; aksine Antik Mısır, Fenike ve diğer Afro-Asyatik kültürlerle uzun süreli, yoğun ve çok katmanlı etkileşimler sonucunda biçimlenmiştir. Bernal, bu etkileşimlerin özellikle 18. yüzyıldan itibaren Batı tarih yazımında ideolojik gerekçelerle bastırıldığını, reddedildiğini ya da sistematik biçimde görmezden gelindiğini savunur.
Bu yaklaşım, Bernal’in “antik” ya da “yerel model” olarak adlandırdığı anlayış ile 19. yüzyılda hâkim hâle gelen Avrupa merkezli “Aryan model” arasındaki karşıtlık üzerine kuruludur. Antik model, Yunan dünyasının Mısır ve Fenike gibi uygarlıklarla etkileşim içinde olduğunu kabul ederken; Aryan model, bu bağlantıları kopararak Yunan uygarlığını saf, beyaz ve içsel bir Avrupa mirası olarak yeniden kurgular. Bernal’e göre klasik uygarlık, yalnızca yerel bir gelişimin ürünü değil; Akdeniz havzasında Kuzey Afrika ve Batı Asya kültürleri arasında yüzyıllar boyunca süren dolaşım, aktarım ve temasların oluşturduğu tarihsel bir sentezdir. Bernal’in tezleri kültürel, mitolojik, dilsel ve tarihsel bağlamlara yayılan iddialar içerir. Örneğin Eski Yunan mitolojilerinde Mısır’a dair izlerin bulunduğunu ve bu bağların Yunan düşüncesinin erken dönemlerinde etkili olduğunu belirtir. Ayrıca dil ilişkileri üzerinden Afro-Asyatik dil ailelerinin Yunan kültüründeki izlerini tartışır; bu unsurlar, onun savunduğu etkileşim modelinin bir parçasıdır.
Ancak Black Athena, yayımlandığı andan itibaren akademik çevrelerde yoğun ve sert tartışmalara yol açmıştır. Klasik filoloji, arkeoloji, dilbilim ve Mısırbilim alanlarında çalışan birçok araştırmacı, Bernal’in ileri sürdüğü tezleri özellikle metodolojik tutarlılık ve kanıta dayalılık açısından eleştirmiştir. Eleştirilerin merkezinde, Bernal’in iddia ettiği biçimde Mısır ya da Fenike’nin Yunan dünyasını kolonize ettiğini ortaya koyan kesin arkeolojik veya tarihsel verilerin bulunmaması yer almaktadır. Bu bağlamda, Bernal’in mitolojik anlatılar ve antik edebi metinler arasında kurduğu bağlantıların, bilimsel tarih yazımı açısından spekülatif, sistematikten uzak ve doğrulanabilirlikten yoksun olduğu dile getirilmiştir.
Akademik değerlendirmelerde ayrıca Bernal’in dilbilimsel karşılaştırmalarının standart tarihsel dilbilim yöntemlerine dayanmadığı, kronolojik önerilerinin tutarlı biçimde temellendirilmediği ve öne sürdüğü kültürel ilişkilerin ideolojik tartışmalarla iç içe geçtiği vurgulanmaktadır. Bu eleştiriler doğrultusunda pek çok akademisyen, Black Athena’da sunulan tezlerin ikna edici bir bilimsel zemin üzerine oturmadığı ve bu nedenle tarihsel açıklama gücünün sınırlı olduğu sonucuna varmıştır. Buna rağmen Black Athena tartışması, klasik dünya çalışmalarının dışına taşmış; afrocentrist, post-kolonyal ve entelektüel tarih çevrelerinde geniş tartışmalara yol açmıştır. Bu noktada tartışma, Antik Yunan’ın kökenleri meselesinin ötesine geçerek daha temel bir soruya yönelmiştir.

BİLGİNİN MÜLKİYETİ KİMDEDİR?
Tarih kim tarafından, hangi yetkiyle ve hangi sınırlar içinde yazılmaktadır?
Maghan Keita, Bernal’ın eserine yönelik eleştirileri değerlendirirken önemli bir tespitte bulunmaktadır. Keita’ya göre Black Athena etrafında gelişen polemiğin asıl meselesi ne Yunan’ın kökenleri ne de yalnızca Mısır’ın Afrikalılığıdır. Tartışmanın merkezinde, bilginin mülkiyeti, akademik meşruiyetin sınırları ve tarihin kimler tarafından konuşulabileceği sorusu yer almaktadır.
Mary Lefkowitz’in Not Out of Africa adlı eseri, ilk bakışta Bernal’in tezlerine yöneltilmiş teknik bir eleştiri gibi görünür: yanlış kronolojiler, hatalı kaynak kullanımı, anakronik yorumlar ön plandadır. Ancak Keita’ya göre Lefkowitz’in asıl hedefi, Bernal’in kendiisnden ziyade, onun çalışması etrafında şekillenen Afrosantrik söylem ve bu söylemin akademi içindeki meşruiyet iddiasıdır. Bu noktada eleştiri, salt bilimsel bir tartışma olmaktan çıkarak bir tür “akademik bekçilik” (academic gatekeeping) işlevi görmeye başlar.
Lefkowitz’in eleştiri stratejisi temelde üç ayak üzerinde kuruludur; kullanılan kaynakları itibarsızlaştırmak, yöntemi bilimsel açıdan gayrimeşru ilan etmek ve karşıt yorumları “mit” olarak nitelemek. Bu yaklaşım, yalnızca Bernal’in ileri sürdüğü iddiaları hedef almaz, aynı zamanda bu iddiaları dile getiren aktörlerin akademik alana hangi koşullarda girebileceğini de sorgular. Bernal, kurumsal olarak tanınan ve “ciddiye alınması gereken” bir akademisyen olarak bu sınırlar içinde tutulurken; onun etrafında şekillenen Afrosantrik çevreler, Lefkowitz’e göre amatör, irrasyonel ve potensiyel olarak tehlikeli bir alan olarak konumlandırılır. Böylece tartışma, tarihsel içerikten çok tarihin kime ait olduğu ve kimin konuşma hakkına sahip olduğu meselesine kayar.
Keita’nın işaret ettiği temel çelişki de bu noktada belirginleşir: Lefkowitz, Afrosantrizmi akademik alandan dışlamaya çalışırken bile bazı temel Afrosantrik kabulleri fiilen onaylamak zorunda kalır: Mısır’ın Afrika kıtasına ait olduğu, Yunan dünyasıyla tarihsel etkileşimler içinde bulunduğu ve 19. yüzyılda geliştirilen “Aryan modelin” ideolojik saiklerle biçimlendiği artık inkâr edilemez hâle durumdadır. Ancak Lefkowitz açısından sorun, bu gerçeklerin varlığından çok, bu bilginin nasıl üretildiği ve kim tarafından dile getirildiğidir. Onun epistemolojik çerçevesinde meşru bilgi, tekil ve mutlak bir doğruluk iddiasına dayanır; bu sınırın dışında kalan yorumlar ise mitoloji, bahane ya da ideolojik kurgu olarak değerlendirilir.
Black Athena Revisited cildinde yer alan diğer akademisyenler de bu gerilimi farklı biçimlerde yansıtır. Frank Yurco, Bernal’in kronolojisini eleştirirken Mısır’ın Afrikalılığını ve Aryan modelin sorunlu yapısını kabul eder. Sarah Morris, Bernal’in gündemini hatalı bulsa da Yakın Doğu–Ege etkileşimini görünür kılma hedefini paylaşır. Frank Snowden Jr. ise Afrosantrist yaklaşımın Mısır’a aşırı odaklanırken, Akdeniz dünyasındaki siyah tarihsel deneyimin önemli bir parçası olan Nübyelileri geri planda bıraktığını ileri sürer. Bu eleştirilerin tümü, Bernal’i “düzeltme” iddiası taşır; fakat Keita’ya göre bu düzeltme çabaları bile Afrosantrizmin temel iddialarını ve varsayımlarını istemeden yeniden üretir.

Bu nedenle Keita’nın vardığı sonuç çarpıcıdır: Black Athena’ya yöneltilen en sert eleştiriler bile, Afrika’nın tarihsiz olmadığı gerçeğini ve modern akademik disiplinlerin ırksal ve ideolojik kökenlerini örtük biçimde kabul eder. Tartışma, Afrosantrizmi susturmaktan ziyade, onun sorularını akademinin merkezine taşımıştır. Bu noktada mesele artık Bernal’in haklı ya da haksız olması değildir. Asıl mesele şudur: Tarih, yalnızca “doğruyu” arayan nötr bir alan mıdır, yoksa aynı zamanda iktidarın, meşruiyetin ve aidiyetin kurulduğu bir mücadele zemini midir?
AFRİKA’YI TARİHİN DIŞINA KİM İTTİ?
Oysa bilinmektedir ki Modern öncesi dünyada Afrika, sanıldığı gibi yalıtılmış bir kıta değildi. Akdeniz, Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Sahra üzerinden Avrupa, Orta Doğu ve Asya ile yoğun ticari, kültürel ve entelektüel ilişkiler içindeydi. Erken dönem haritalarda “Afrika” adıyla ayrı bir kıta tahayyülü yoktur; dünya çoğunlukla tek bir kara kütlesi olarak düşünülür. Afrika ise Libya ve Etiyopya gibi adlarla bu bütünün doğal bir parçası olarak algılanır. Nitekim 18. yüzyıla kadar Güney Atlas Okyanusu’nun “Etiyopya Denizi” olarak adlandırılması, bu algının ne kadar köklü olduğuna işaret eder.
Ancak 15. yüzyıldan itibaren haritacılık ve denizcilikte yaşanan dönüşümle birlikte dünya yeniden çizilmeye başlanmıştır. Aynı dönemde Avrupa’da sanayileşme hız kazanmış, köle emeğine duyulan ihtiyaç artmış ve sömürgecilik küresel ölçekte kurumsallaşmıştır. Bu maddi dönüşüme eşlik eden düşünsel dönüşüm ise, ırkçı ve hiyerarşik bir tarih anlayışının doğuşudur. Artık dünya tek ve bütüncül değil; ayrışmış, bölünmüş ve renklerle tanımlanmıştı. “Afrikalı” ve “siyah” kavramları bu dönemde ilk kez aşağılayıcı, hiyerarşik ve dışlayıcı anlamlarla yüklendi.
David Hume’un siyahların medeniyet üretemediğine dair iddiaları ya da Hegel’in Afrika’yı “tarihsiz, çocuk ruhlu ve barbar” bir alan olarak tanımlaması, bu zihniyetin akademik düzeydeki en açık ifadeleridir. Hegel’in Afrika’yı kendi içinde dahi bölerek “gerçek Afrika”yı tarihin dışına itmesi, yalnızca coğrafi değil, aynı zamanda zihinsel bir kopuş yaratmıştır. Bu kopuş, köleliği ve sömürgeciliği ahlaken meşrulaştıran güçlü bir düşünsel zemine dönüşmüştür.
Bernal’in Black Athena’sı işte tam olarak bu zemini hedef alır. Ona göre 18. ve 19. yüzyıllarda geliştirilen ve modern akademide hâkim hâle gelen “Aryan model”, Antik Yunan’ı bilinçli biçimde Afrika ve Doğu dünyasından koparmış; Batı medeniyetini saf, beyaz ve kendinden menkul bir kökene yerleştirmiştir. Oysa antik kaynaklar, özellikle Herodot’un aktardıkları, Yunan tanrılarının kökenlerine dair anlatılar ve matematik ile astronominin gelişim hatları, Mısır ve Yakın Doğu etkilerini açıkça işaret etmektedir.
20. yüzyılın ilk yarısında Afro-Amerikan tarihçiler Carter G. Woodson ve W.E.B. Du Bois, Afrika’nın tarihsiz olduğu iddiasını kökten reddetmiş; Cheikh Anta Diop ise Antik Mısır’ın siyah Afrika uygarlığı olduğunu savunarak Afrocentrik perspektifi entelektüel gündemin merkezine taşımıştır. Bernal, bu hattı Akdeniz dünyasına ve Batı felsefesinin temellerine kadar genişleterek, tartışmayı yalnızca Afrika tarihiyle sınırlı olmaktan çıkararak Batı’nın kendini nasıl konumlandırdığını sorgulayan küresel bir düzleme taşımıştır.

Black Athena etrafında gelişen bu tartışmalar, modern tarih yazımının hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu, bilginin kimler tarafından ve hangi meşruiyet zemininde üretildiğini sorgulayan daha geniş bir epistemolojik kırılmayı görünür kılmaktadır. Bernal’in sorduğu sorular, her ne kadar metodolojik açıdan eleştirilebilir olsa da, tarih yazımının dışladığı aktörleri ve bastırdığı bağlantıları görünür kılması bakımından dönüştürücü bir etki yaratmıştır. Lefkowitz’in itirazları ise, akademik bilginin sınırlarını koruma iddiasıyla tarafsızlık söylemini öne çıkarmış; ancak bu tutum, bilginin kendisinin de tarihsel ve ideolojik koşullardan bağımsız olmadığını örtük biçimde yeniden tartışmaya açmıştır.
Keita’nın işaret ettiği üzere, bu tartışmadan çıkan en önemli sonuçlardan biri, Bernal’in en sert eleştirmenlerinin bile Mısır’ın Afrikalılığı ve modern akademik disiplinlerin 19. yüzyıl ırkçı mirasıyla ilişkisi gibi temel meseleleri dolaylı olarak kabul etmek zorunda kalmış olmalarıdır. Bu durum, Afrocentrik söylemin tüm iddialarını doğrulamasa da, Afrika’nın tarihsiz olduğu yönündeki eski kabullerin sürdürülemezliğini açıkça ortaya koymaktadır.
Son kertede Black Athena tartışması, “Antik Yunan nereden geldi?” sorusundan ziyade “Tarihi kim yazabilir, hangi sesler meşru kabul edilir ve hangi bilgi biçimleri dışlanır?” sorularını gündeme taşımaktadır. Bu yönüyle söz konusu polemik, yalnızca Antik dünya çalışmalarına değil, küresel tarih yazımına da kalıcı bir eleştirel miras bırakmıştır. Tarihin merkezinin neresi olduğu sorusu kadar, bu merkezi kimin tanımladığı sorusu da artık kaçınılmaz biçimde tarihçiliğin gündemindedir.
Kaynakça
Bernal, Martin.
Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization, Vol. I: The Fabrication of Ancient Greece 1785–1985. New Brunswick, NJ: Rutgers University Press, 1987.
Bernal, Martin. Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization, Vol. II: The Archaeological and Documentary Evidence. New Brunswick, NJ: Rutgers University Press, 1991.
Bernal, Martin.
Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization, Vol. III: The Linguistic Evidence.
New Brunswick, NJ: Rutgers University Press, 2006.
Lefkowitz, Mary R.
Not Out of Africa: How Afrocentrism Became an Excuse to Teach Myth as History.
New York: Basic Books, 1996.
Keita, Maghan.
“The Politics of Criticism: ‘Not Out of Africa’ and ‘Black Athena’ Revisited.” Journal of World History , Fall, 2000, Vol. 11, No. 2 (Fall, 2000), pp. 337-345
Lefkowitz, Mary R., and Guy MacLean Rogers (eds.).
Black Athena Revisited.
Chapel Hill: University of North Carolina Press, 1996.
Yurco, Frank J.
“Were the Ancient Egyptians Black or White?”
Biblical Archaeology Review 15, no. 5 (1989): 24–29, 58.
Diop, Cheikh Anta.
The African Origin of Civilization: Myth or Reality.
Translated by Mercer Cook.
Chicago: Lawrence Hill Books, 1974.
Du Bois, W. E. B.
The World and Africa.
New York: International Publishers, 1947.
Said, Edward W.
Orientalism.
New York: Pantheon Books, 1978.

