Temel soru hâlâ yanıtlanmış değil: Yaygın “Mitumba” (ikinci el kıyafet) pazarları milyonlarca insan için hayati bir geçim kaynağı mı, yoksa fark edilmeden süren bir yeni-sömürgecilik biçimi mi?
Hızlı modanın aşırı tüketimiyle birlikte, çoğu zaman “hayırseverlik” kisvesi altında balyalar dolusu ikinci el kıyafet Afrika limanlarına gönderiliyor. Sonuçta Batı’nın gardırop temizliği, Afrika için varoluşsal bir ikileme dönüşmüş durumda.
Cömertlik olarak sunulan bu süreç, gerçekte hayır kurumları ve geri dönüşüm şirketlerinin bağışları kâr amacıyla sattığı, milyonlarca dolarlık bir ticarete karşılık geliyor.
Geleneksel piyasa alışverişinden farklı olarak bu yapı, ekonomik damping niteliği taşıyor. Kıyafetler, yerel üreticileri boğan fiyatlarla satılıyor; yerli sanayiyi baskılıyor ve Batı’nın atıklarına bağımlılığı pekiştiriyor.
On yıllar boyunca Afrika ülkeleri, ticareti yasaklama girişimleri ile isteksiz kabulleniş arasında gidip gelen derin bir çelişkiyle yol aldı.
Temel soru hâlâ ortada duruyor: Yaygın “Mitumba” pazarları milyonlarca insan için hayati bir geçim kaynağı mı, yoksa henüz fark edilmemiş bir yeni-sömürgecilik biçimi mi?
HAMMADDE ÜRETEN AFRİKA, HIZLI MODAYI TÜKETİYOR
Birçok Afrika ülkesi dünyanın en büyük tekstil hammaddesi üreticileri arasında yer alsa da, kıta kumaş ve hazır giyim üretiminde oldukça geride kalıyor.
Pamuk yetiştiren bu ekonomiler, katma değeri elinden alınmış nihai ürünleri Batı’dan geri satın almak zorunda kalıyor. Yoksul kesimler için ise ikinci el kıyafetler çoğu zaman tek gerçekçi seçenek.
Doğu Afrika genelinde “mitumba”, Nijerya’da “okrika”, Zambiya’da ise “salaula” olarak bilinen bu giysiler; Batı’daki tüketiciler tarafından bağışlanıyor, büyük hayır ağları ve ticari geri dönüşüm firmalarınca toplanıp ayrıştırılıyor ve Afrika pazarlarına ulaşmadan önce satılıyor.
Uygun fiyatlı giyim olmanın ötesinde, bu sektör milyonlarca insan için kendi ayakları üzerinde durmanın bir yolu hâline gelmiş durumda. Satıcılar balyaları satın alıyor, her bir parçayı kalabalık pazarlarda tek tek satarak son derece kırılgan bir zeminde geçimlerini sağlıyor.
GEÇİM KAYNAKLARINA ABD VETOSU
Ticareti yasaklama ile geçim kaynaklarını koruma arasındaki gerilim 2016’da zirveye ulaştı. Doğu Afrika Topluluğu (EAC), tekstilde kendi kendine yeterliliğe yönelmek amacıyla 2019’a kadar ikinci el kıyafet ithalatını yasaklama kararı aldı.
Ancak bu hedef, Trump yönetiminin ülkeleri, tercihli pazar erişimi sunan önemli bir ABD ticaret anlaşması olan Afrika Büyüme ve Fırsat Yasası’ndan (AGOA) çıkarma tehdidiyle hızla boşa düşürüldü.
AGOA’nın ticaret dinamiklerini uzun süre şekillendiren hükümleri, yenilenmesine dair belirsizlikler eşliğinde Eylül 2025’te sona erdi. Bu durum, Batı’nın ekonomik kaldıraç gücünün, gerçek bir sanayi ortaklığından ziyade pazar erişimini öncelediğini bir kez daha gösterdi.
Bu süreç, ilişkinin temel gerçeğini açığa çıkardı: Batı, Afrika’nın bir üretim rakibi olmasındansa, elden çıkarılmış kıyafetler için bir pazar olarak kalmasını tercih ediyor.
Yoğun baskı altında EAC yasağı geri çekti. Bunun nedenleri yalnızca jeopolitik değil, günlük hayatın sert gerçekleriyle de ilgili.
Bu ticaret devasa ve büyük ölçüde kayıt dışı bir ekonomi. Yalnızca Kenya’da yaklaşık iki milyon kişiye istihdam sağlıyor. Düşük gelirli topluluklar için mitumba; fiyat, algılanan kalite ve çeşitlilik açısından yerel sanayinin karşılayamadığı avantajlar sunuyor.
Tanzanyalı uzun yıllardır satıcılık yapan Abdullah’ın sorusu acımasız ikilemi özetliyor: “Yeni kıyafetleri kim karşılayabilir?” Bu, Batı’nın eskileriyle giyinmek ya da hiç giyememek arasında bir tercih.
Bu tercih yalnızca ekonomik değil. Avrupa ya da Amerika’dan gelen ikinci el bir tişört, çoğu zaman yerel üretim yeni giysilerin sahip olmadığı, kalite ve modernliğe dair ince ama güçlü bir kültürel prestij taşıyor.
Bu durum, acı bir psikolojik bağ yaratıyor: Batı’nın atıklarına duyulan bağımlılık, onların içsel olarak üstün olduğuna dair içselleştirilmiş bir inançla pekişiyor. Böylece giyim alanında egemenliğe giden yol, yalnızca sanayi değil, aynı zamanda kültürel bir meydan okumaya dönüşüyor.
BİRİNCİ SINIF BİR SÖMÜRÜ OLARAK MİTUMBA
Bu bağımlılık döngüsü daha sinsi bir krizin de kapısını aralıyor. Batı’dan gönderilen ikinci el kıyafetlerin tamamı giyilebilir değil.
Gana’daki The OR Foundation’ın araştırmaları, balyalardaki giysi kalitesinin her yıl düştüğünü, satılamayan ürün oranının arttığını ve bunun alıcı ülkeler için büyüyen bir atık sorununa dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Bu durum, Gana gibi ülkelerde, biyolojik olarak parçalanmayan sentetik kumaşların toprağa ve suya toksin saldığı, dağlar gibi yükselen tekstil mezarlıklarına yol açtı. Hızlı modadan kalan son, zehirli bir hediye.
Bu süreç küresel ısınmayı hızlandırıyor ve çevresel tahribatı derinleştiriyor.
Çarpıcı bir dengesizlik gözler önüne seriliyor: Küresel Kuzey aşırı üretim ve atıktan kâr ederken, bedeli Afrika ülkeleri ödüyor. “Bağış” perdesi altında, Küresel Kuzey kendi evini temiz tutmak için aşırı tüketiminin zehirli yan ürünlerini Afrika’nın sırtına yüklüyor.
Afrika’nın bir diğer çıkmazı ise mitumba pazarının, bir “alternatif ekonomi” olarak yerel üretimi tamamen ikame etmiş olması. Bugün milyonlar bu sektöre günlük ekmekleri için bağımlı; ancak sürdürülebilir bir yerel üretim yok.
Kıtadaki yerel sanayiler, hammaddelerini büyük ölçekli tekstil üretimine ya da rekabetçi markalara dönüştürmekte hâlâ zorlanıyor. Batı’dan gelen balyalar yalnızca bir gelir kaynağı değil, aynı zamanda bir bağımlılık zinciri.
Eğer Batı bir gün bu sözde “yardım paketlerini” keserse, Afrika ne işler bir tekstil sanayisine ne de insanlarını istihdam edecek üretim kapasitesine sahip olacak. Başka bir deyişle, Batı’nın çöplerine bağımlı kılınan bir kıta, bu akış durduğunda ekonomik ve toplumsal olarak çıplak kalacak.
YENİ BİR GELECEK DOKUMAK
Bu nedenle Afrika liderleri bu döngüyü kırabilir. Hedef, sağlam bir alternatif olmadan basit bir yasak değil; yerel tekstil üretimini canlandıracak ve güçlendirecek kapsamlı bir sanayi politikası olmalı.
Bu; kapatılmış fabrikaların yeniden açılmasını, genç girişimcilerin teşvik edilmesini ve kıtanın köklü, yüksek kaliteli dokuma geleneklerinin yalnızca estetik bir miras olarak değil, ekonomik bağımsızlığın temeli olarak stratejik biçimde markalaştırılmasını gerektiriyor.
Önemli olan, bu canlanmanın izolasyon anlamına gelmemesi. Afrika, küresel tekstil değer zincirlerindeki yerini yeniden düşünürken; ileriye giden yol, bağımlılıktan seçici ve stratejik iş birliğine geçmekten geçiyor.
Bugün kıta; Çin ve Güney Asya’dan Orta Doğu’ya kadar, maliyet, kalite ve bağımlılık açısından farklı dengeler sunan çok sayıda üreticiyle zaten etkileşim içinde.
Bu tabloda bazı ithalatçılar, Türkiye gibi ülkeleri de dâhil ederek, daha dayanıklı ve tutarlı tekstillerin kalıcı bir ikame değil, geçiş ortağı olabileceğine işaret ediyor.
Teknoloji, beceri transferi ya da ara mal ticaretinde dengeli iş birlikleri için bu tür ortaklarla çalışmak; Afrika’nın hammadde ihracatından katma değerli üretime geçme ve kendi markalarını inşa etme hedefini destekleyebilir.
Afrika’nın gerçek gücü, Batı’dan gelen balyaların içindekilerde değil; kendi tezgâhlarında dokuduğu gelecektedir. Dünyanın artıklarıyla giyinerek değil; yenilikçi, adil ortaklıklar ve canlanan sanayi gururuyla kendi kaderini biçerek güçlenen bir gelecek.
Kaynak: TRT Afrika, Sare Şanlı

