Küresel enerji piyasaları, Caracas’tan gelen haberlerle sarsıldığı o 3 Ocak sabahında aslında tek bir gerçeğe uyandı: Petrol çağı, bir devrin kapanışını ilan edercesine gürültülü bir final yapıyor. Ancak gürültü Latin Amerika’dan yükselirken, sessiz ve derinden ilerleyen asıl fırtına Afrika’nın tozlu maden sahalarında kopmaktadır.
Petrol varil fiyatlarının psikolojik sınırları zorladığı, lojistik maliyetlerin sanayiyi darboğaza soktuğu 2026 kışında, devletlerin beka sorunu artık fosil yakıt rezervleri değil, geleceğin teknolojisini ayakta tutacak olan batarya mineralleridir.
Bugün dünya, “Siyah Altın”ın tahakkümünden kaçarken, kendini “Beyaz Altın”ın, yani lityumun soğuk savaşında bulmuştur. Peki, bu yeni savaşın cephesi neresidir?
Yanıt ne Brüksel’in ışıltılı koridorlarında ne de Washington’un think-tank masalarında saklıdır. Yanıt, Bamako’nun kavurucu sıcağında, Nijer’in uçsuz bucaksız çöllerinde ve Zimbabve’nin granit tepelerinde yatmaktadır.
SİYAH KUĞUDAN BEYAZ ALTINA: ENERJİ PARADİGMASININ ÇÖKÜŞÜ
Venezuela krizinin tetiklediği arz şoku, elektrikli araçlara (EV) ve yenilenebilir enerji depolama sistemlerine geçişi bir tercih olmaktan çıkarıp bir zorunluluk haline getirmiştir. Yeşil dönüşüm, artık romantik bir çevre duyarlılığından ziyade ülkelerin enerji bağımsızlığını koruma refleksidir. Ancak bu refleks, Batı dünyasını acı bir gerçekle yüzleştirmiştir. Lityum tedarik zincirinin anahtarı Çin’in cebindedir.
Pekin, son yirmi yılda sessiz sedasız ördüğü stratejik ağlarla, küresel lityum işleme kapasitesinin yüzde 65’inden fazlasını kontrolü altına almıştır. Batı, petrol vanalarını tutan ellerle boğuşurken, Çin çoktan batarya hücrelerinin hammaddesini tekeline almıştır.
Buradaki temel kırılma noktası, madenin çıkarılmasından öte işlenmesinde yatmaktadır. Afrika toprakları ham cevher bakımından zengindir ancak katma değerin üretildiği rafinasyon süreci Pekin’in tekelindedir.
Bu durum, Batı Afrika devletlerini Çin’e bağımlı kılan yapısal bir kelepçedir. Batılı başkentler şimdi şu soruyu sormaktadır: Kaybedilen yirmi yıl, milyar dolarlık fonlarla geri satın alınabilir mi? Yoksa Afrika’nın kapıları, üzerine “Made in China” damgası vurulmuş bir kilit ile çoktan mühürlendi mi?
BAMAKO’DA SANTRANÇ: DARBELER, MADENLER VE ÇİN SEDDİ
Sahadaki tablo, diplomatik raporların steril dilinden çok daha karmaşık ve kanlıdır. Son beş yılda Sahel kuşağında yaşanan askeri darbeleri yalnızca “yönetişim krizi”, “terörle mücadele” veya “anti-Fransız hissiyat” parantezinde okumak, resmin en stratejik kısmını görmezden gelmektir. Mali’de, Burkina Faso’da ve Nijer’de iktidar değişiklikleri ile devasa maden ruhsatlarının el değiştirmesi arasındaki zamanlama manidardır.
Batılı maden devleri, bölgeye girerken yanlarında “şeffaflık raporları”, “Çevresel, Sosyal ve Kurumsal Yönetişim kriterleri” ve insan hakları şartlarıyla masaya oturmaktadır. Bu, acil nakit akışına ve rejim güvenliğine ihtiyaç duyan askeri yönetimler için yorucu bir bürokrasidir.
Buna karşılık Çinli devlet şirketleri, bavullarında “sorgusuz altyapı yatırımı”, düşük faizli krediler ve en önemlisi “iç işlerine karışmama” garantisi ile gelmektedir. Rejim güvenliği arayan bir cunta için hangisi daha caziptir?
Mali’nin güneyindeki Goulamina lityum projesi, bu tercihin somutlaşmış halidir. Çinli dev Ganfeng Lithium’un, Avustralyalı ortağını saf dışı bırakarak projenin tam kontrolünü ele geçirmesi, Bamako’daki yönetimin stratejik yönelimini özetlemektedir.
Benzer bir senaryo Zimbabve’de sahnelenmiştir. Harare yönetimi, işlenmemiş lityum ihracatını yasaklayarak Batılı tüccarları devre dışı bırakmış ve kaynağın ülke içinde işlenmesini şart koşmuştur. Bu hamle ilk bakışta bir “kaynak milliyetçiliği” gibi görünse de ülkede işleme tesisi kurmaya hazır olan tek aktör Çinli şirketlerdir.
Dolayısıyla yasak, paradoksal biçimde Çin’in ülkedeki hakimiyetini perçinlemiştir. Pekin, Batı Afrika’da kurduğu bu savunma hattıyla, Batı’nın “demokrasi ihracı” projesine karşı, otoriter istikrar ve kalkınma modeliyle yanıt vermektedir.
SESSİZ FIRTINA: BATI’NIN GECİKMİŞ PANİK ATAKLARI
ABD ve Avrupa Birliği, bu kuşatmayı yarmak için 2024 ve 2025 yıllarında Lobito Koridoru gibi devasa altyapı projelerini masaya sürmüştür. Angola’dan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne ve Zambiya’ya uzanan bu demiryolu hattı, kritik minerallerin Atlas Okyanusu’na, oradan da Batı pazarlarına taşınmasını hedeflemektedir. Ancak bu proje, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin yerleşik ağları karşısında henüz emekleme aşamasındadır.
Batı’nın açmazı şudur: Yeşil enerjiye geçiş hızlandıkça, Afrika’daki maden sahalarına olan ihtiyaç artmakta; ihtiyaç arttıkça, bölgedeki istikrarsız rejimlerle iş birliği yapma zorunluluğu doğmaktadır. Bu durum, Batı’nın “değerler temelli dış politika” söylemi ile “çıkar odaklı realpolitik” ihtiyacı arasında derin bir yarılma yaratmaktadır.
Çin ise böyle bir ikilem yaşamamaktadır. Pekin için lityum, ticari bir meta olmanın ötesinde, ulusal güvenlik stratejisinin bir parçasıdır ve bu uğurda her türlü siyasi maliyet göze alınabilir.
TÜRKİYE İÇİN STRATEJİK PENCERE: ÜÇÜNCÜ YOLUN İNŞASI
Peki, bu küresel kurtlar sofrasında Ankara nerede durmaktadır? Türkiye’nin Afrika madencilik sektöründeki pozisyonu, her iki bloktan da ayrışan özgün bir nitelik taşımaktadır. Türkiye, ne Batı’nın sömürgeci tarihsel bagajına sahiptir ne de Çin’in borç tuzağı diplomasisiyle anılmaktadır. Bu “temiz sicil”, Ankara’ya Sahel rejimleri nezdinde eşsiz bir manevra alanı ve güven kredisi sağlamaktadır.
Türkiye’nin 2022-2026 yılları arasını kapsayan stratejik eylem planlarında madencilik sektörü, milli güvenliğin bir uzantısı olarak kodlanmıştır. Özellikle yerli otomobil Togg’un batarya ihtiyaçları ve savunma sanayiinin (ASPİLSAN vb.) enerji depolama gereksinimleri, lityum ve nadir toprak elementlerine doğrudan erişimi zorunlu kılmaktadır.
Türk maden şirketlerinin sahadaki teknik kapasitesi ve MTA’nın tecrübesi, Afrika ülkelerine “birlikte çıkaralım, birlikte işleyelim” teklifini sunma imkânı vermektedir. Daha da önemlisi, Türkiye madencilik anlaşmalarını salt ticari bir kontratın ötesinde bir güvenlik iş birliği paketi olarak sunabilme kapasitesine sahiptir.
Sahel’deki güvenlik açığı düşünüldüğünde, maden sahalarının korunması, insansız hava araçları ve güvenlik danışmanlığı ile desteklenen bir model, yerel hükümetler için Batı’nın şartlı yardımlarından çok daha cazip bir “üçüncü yol” olabilir. Nitekim son dönemde Zimbabwe ve Nijer ile yürütülen temaslar, Ankara’nın bu stratejik boşluğu doldurmaya niyetli olduğunun en somut göstergesidir.
SONUÇ: YEŞİL ENERJİNİN KIRMIZI BEDELİ
Lityum diplomasisi, önümüzdeki on yılın en sert ve en kuralsız güç mücadelesine sahne olmaya adaydır. Batı Afrika’da yaşananlar, basit bir hammadde rekabeti olmanın çok ötesindedir. Bu, 21. yüzyılın enerji altyapısını kimin kontrol edeceğine dair bir varoluş kavgasıdır.
Batı, kaybettiği mevzileri geri kazanmak için ekonomik araçların ötesine geçerek istihbarat ve güvenlik aparatlarını devreye sokabilir. Çin ise “savunma hattını” korumak için yerel paramiliter güçleri ve ekonomik bağımlılık ilişkilerini bir silah gibi kullanmaktan çekinmeyecektir.
Türkiye açısından çıkarılacak ders nettir: Enerji güvenliği artık ulusal sınırların içinde değil, binlerce kilometre ötedeki maden ocaklarında başlamaktadır. “Yeşil” bir geleceğe geçişin bedeli, ne yazık ki Afrika topraklarında “kırmızı” bir rekabetle ödenecektir.
Kazananı belirleyecek olan ise sermayenin büyüklüğü değil, kurulan ittifakların sahiciliği ve sahadaki aktörlerin hızı olacaktır.
Kaynak: Independent Türkçe

