Afrika sinemaları üzerine bir araştırma sürecinde bazı önemli belgesellerin altını çizmiştik. Hatırlanacak olursa bu belgeseller yapım yılına göre şöyle sıralanabilir:
1. Ferid Boughedir’in Caméra d’Afrique (1983) ya da bazı kaynaklardaki adıyla Twenty Years of African Cinema (1)
2. Manthia Diawara ve Ngugi Wa Thiong’o’nun Sembene: The Making of African Cinema (1994)
3. Frederique Cifuentes’in Cinema in Sudan: Conversations with Gadalla Gubara (2008)
4. Samba Gadjigo ve Jason Silverman’nın Sembene! (2015)
Burada zikredilen belgesellerin ortak özelliği, Afrikalı yönetmenlerin sömürge sonrası dönemde kendi kültürel kimliklerini inşa etme çabaları ve Batı merkezli sinema anlayışına karşı verdikleri özgünlük mücadelesidir. Bu belgeseller aynı zamanda, sinemanın Afrika toplumları için sadece bir eğlence aygıtı olmadığını, en nihayetinde sanatsal çalışmaların bir özgürleşme ve haysiyet aracı olduğunu ifade etmektedir. Öncü yönetmenlerin filmleri ise hem kıtadaki sinemanın toplumsal gerçekleri yansıtmayı hem de yerel dilleri beyaz perdeye taşımayı amaçlamaktadır. Ancak burada karşımıza çıkan durum sinemacıların karşılaştığı finansal zorluklar, devlet desteklerinin yetersizliği, Avrupa ile olan karmaşık yapım ilişkileri olunca, sinemanın dekolonizasyonunu derinlemesine düşünmek ve tartışmaya açmak gerekmektedir. Ancak dekolonyal sinemayı ve sinemanın dekolonizasyonu meselesini daha sonraki yazılarda ele alacağız.
Bu yazıda Tunuslu yönetmen, eleştirmen ve film tarihçisi Férid Boughedir’in Afrika Kamerası olarak tercüme edilebilecek Caméra d’Afrique adlı yapımına odaklanılmaktadır. 1983’te yapılan 95 dakikalık (2) bu belgesel, Afrika Sinemasının Yirmi Yılı (Twenty Years of African Cinema) adıyla da anılır. Afrika ve Arap dünyasının en tanınmış isimlerinden biri olan Boughedir’in Camera of Arab (1987) adlı bir belgeseli de vardır. Daha çok ilk filmi Çatıların Çocuğu (Halfaouine: Boy of the Terraces, 1990) ile bilinir, yönetmenliğini yaptığı bir diğer film ise Unutulmaz Bir Yaz’dır(1996). Afrika ve Arap sinemalarının tarihi üzerine çeşitli eserler kaleme alan Boughedir, 1960’lardan itibaren düzenli olarak film eleştirileri yazmış ve Tunus’un dünya çapında olumlu bir imaja sahip olması için gayret göstermiş, 2016’da Sweet Smell of Spring filminin yönetmenliğini üstlenmiştir.

Cannes’da resmi seçkide gösterilen Férid Boughedir’in Afrika Kamerası belgeselinde, Afrika sinemasının doğuşundan, ilk yönetmenlerin karşılaştığı zorluklardan ve sinemanın üstlendiği politik misyondan bahsedilir. Belgeselde egzotik bir mekan olarak Afrika’yı kullanan sömürge sineması anlayışına yer verilerek Afrika halklarının insanlığını ve haysiyetini inkar eden boyutuna değinilir.
Sinemanın icadından 70 yıl sonra, bağımsızlıklarını yeni kazanan Afrikalılar, uzun süredir kendilerine yasaklanmış olan ya da tam anlamıyla kontrolü kendisine verilmeyen film kamerasını ele geçirmişlerdir. Ancak Afrika Kamerası, bunun o kadar da kolay olmadığını, her türlü imkân ve altyapı eksikliğine rağmen, Afrika içinden veya yabancı ülkelerin film yapım desteklerden faydalanıldığını da not düşer. Bununla beraber Afrika gerçekliğinin Afrikalı sanatçılar gözüyle anlatılması ve Afrika’nın tüm çeşitliliğiyle gösterilmeye çalışılması oldukça kıymetlidir.
Afrika Kamerası, Afrikalı sinemacıların çeşitli müdahalelerle karşılaştıkları gerçeğini es geçmeden Afrikalı sinemacıların eski görüntüler kullanarak nasıl bir değişim ve gelişim gösterdiğini anlatır. Buna ek olarak Afrika Kamerası, Sahra-altı Afrika’da üretilen ve bugüne kadar devam eden, kendi tarihlerini, değerlerini gösterme, temsil etme ve ifade etme konusundaki şaşırtıcı arzuyu göstermeye çalışan yeni “auteur filmlerinin” ilk yirmi yılını hatırlatıyor. Yeni auteur yönetmenler arasında Djibril Diop Mambety, Mahamat-Saleh Haroun, Med Hondo, Oumarou Ganda, Ousmane Sembene ve Souleymane Cissé’yi saymak mümkündür.
Afrika Kamerası’na birçok tanım getirilebilir. Ama belki de en çarpıcı tanım, “yasaklı kameranın devralınarak içeriden bir bakış” sunulmasıdır. Belgesel, sinemanın esasında Batılılar (Amerika, Almanya, Fransa) tarafından icat edilen bir aygıt olduğunu söyler ve başlangıçta halkın “eğlenmesi ve paralarının alınması için bu aygıtın getirildiğini vurgulayarak başlar. Sinemanın icadından yıllar sonra, ilk kez Sahra-altı Afrika’dan Sembene’nin kısa filmi (Borom Sarret) uluslararası sahneye çıkar. Böylece film, Afrika imgesinin artık “dışarıdan” değil, “içeriden” bir bakışla sunulduğuna, tarihi bir dönüm noktasına tanıklık edildiğine dikkatleri çeker. İşte Afrika Kamerası, Afrikalı yönetmenlerin bağımsızlık sonrasında, uzun bir dönem müddetince kendilerine yasaklandığı kamerayı ellerine alarak, kendi hikayelerini anlatmaya ve yazmaya başladıklarını haber vermektedir.

Afrika Kamerası, ilk Afrikalı sinemacıların çoğunlukla klasik film okullarından ziyade, hayatın içinden gelen kişiler olduklarına yer verir. Örneğin Senegalli Ousmane Sembène balıkçılık, duvarcılık, Marsilya limanında hamallık ifa etmiş; Nijerli Oumarou Ganda ise Fransız ordusunda askerlik yapmıştır. İlk dönem yönetmenlerin filmlerine değinen Afrika Kamerası, yapılan çalışmalarla ilgili bazı bilgiler sunmaktadır. İlk olarak film yapım sürecindeki “imkansızlıklar” sorunsalıdır. Bu sorunsal stüdyo, laboratuvar, ekipman (ya minimum düzeyde ya da yok) ve finansman ile ilgilidir. İlk dönem Afrikalı sinemacılar genellikle kişisel birikimleriyle bu süreci çözmeye çalışmıştır.
Afrika Kamerası’nda göze çarpan ikinci husus, “devletin sinemaya ilgisizliğidir”. Çoğu Afrika hükümeti bu sanata kayıtsız kalmış, böylece her ülke kendi ekonomik zorlukları ve çalkantılı dönemlerle boğuşmak zorunda kalmıştır. Üçüncü husus ise “finansman paradoksu”dur. Burada ironik bir şekilde, Afrika sinemasının gelişimine en büyük maddi desteğin, eski sömürgeci Fransa’dan geldiğini belirtmekte fayda vardır.
Belgeselde dördüncü husus, Afrika sinemasının ele aldığı temel sorunların belirli filmler üzerinden işlendiğinde yatmaktadır. Buna göre söz konusu filmlerde “yeni sömürgecilik ve sınıf çatışması” ön plana çıkmaktadır. Örneğin Sembene’nin Borom Sarret (1963) filmi, yoksul bir arabacının zenginlerin semtine girmesiyle aracına el konulmasını anlatarak, bağımsızlık sonrası oluşan yeni sınıfsal uçurumlardan, “küçük insanların” çaresizliğine eğilir. 1960’lı yıllardaki filmlerde “ırkçılık ve yeni kölelik ya da yeni-sömürgecilik” kavramları göze çarpar. Sembene’nin La Noire de… (1966), Fransa’ya götürülen Senegalli bir hizmetçi Diouana’nın yaşadığı ırkçılık, sömürü ve intiharını merkeze almaktadır. Bu film, “özgür Avrupa’daki yeni kölelik biçimlerine” isyan niteliğindedir.
1960-1980 arası Afrika sinemasının genel karakteristiğini anlatan Afrika Kamerası, kültürel yabancılaşma, göç, diaspora ve hayal kırıklığına vurgu yapar. Med Hondo’nun Soleil Ô (1967) filmi, göçmenlerin Avrupa’daki koşullarını ve Batı’nın ‘yardım’ adı altındaki ikiyüzlülüğünü sert bir dille eleştirerek “her yardım bir yatırımdır, her diyalog bir pazarlıktır” sözünü aktarır. Benzer şekilde Djibril Diop Mambéty’nin Touki Bouki (1973) filmi ise Avrupa’ya kaçmaya çalışan ancak Afrika’dan kopamayan gençlerin hikayesini şiirsel ve sarsıcı bir dille ele almaktadır.
Afrika Kamerası, 1960-1980 arasında sinemanın politik ve kültürel işlevi olduğunu kaydeder ve Afrikalı yönetmenler için sinema bir sanat olmadığı, bir mücadele aracı haline geldiğini söyler. Diğer taraftan yirmi yıllık dönem, “sessizlerin sesi olma”nın ne olduğunu açıklayarak yönetmenlerin, sinemayı kendi insanlarının (balıkçıların, köylülerin, zencilerin ve Arapların) tarihini ve koşullarını anlatmak için en temel araç olarak gördüklerini vurgulamaktadır. Bu dönem ayrıca ulusal kültür inşasını da işlemektedir. Örneğin Sembène, henüz homojen bir “Senegal” veya “Mali” kültürü olmadığını, sadece etnik kültürlerin (Wolof, Mandingo gibi) var olduğunu belirtir. Dolayısıyla sinemanın görevi, bu etnik kültürleri harmanlayarak modern devletin ihtiyaç duyduğu yeni ve ortak bir “ulusal kültür” oluşturmaktır. Sonuç olarak Afrika Kamerası ya da Camera d’Afrique (3), yokluklar ve zorluklar içinde başlayan bir sinemanın, hem sömürgeci mirasa hem de yerel yozlaşmaya karşı nasıl bir direniş ve kimlik inşası aracına dönüştüğünü belgelemektedir.

Temel ekseninde, “görsel sömürgecilikten kurtuluş” çağrısı olan Afrika Kamerası, yeni burjuvazi eleştirisine, toplumsal gerçekçiliğe değindiği gibi Afrika sinemasının dağıtım sorunlarına da yer ayırmaktadır. Belgesel, 1970’lerin ortasından itibaren yeni bir eğilimin altını çizer ve “geçmişe dönüş, köklere dönüş” hedefini taşıyan filmlerin Afrika’ya özgü yeni bir estetik form geliştirdiğini söyler. Sonuç olarak Boughedir’in Afrika Kamerası, Afrika sinemasının sömürgeci bakıştan kurtulmasına, kendi “aynasını” yaratma sürecini, yönetmenlerin kişisel tanıklıklarını, film arşivleri üzerinden anlatan tarihi bir belge hükmündedir.
Boughedir’in belgeseli, 1983 yılına gelindiğinde Afrika sinemasının halen “oluşum aşamasında” olduğunu ancak büyük bir yol kat ettiğini vurgular. Yirmi yıl önce tek bir yönetmenin (Sembène) kişisel çabasıyla başlayan bu süreç, 1980’lerin başında Gaston Kaboré, Souleymane Cissé, Safi Faye ve Fadika Kramo-Lanciné gibi yönetmenlerin yetiştiği; devletlerin yavaş yavaş sinemayı stratejik bir kültür aracı olarak görmeye başladığı bir döneme evrilmeye başlamaktadır.
[Notlar]
[1] Afrika Kamerası 1983 yapımıdır ve Afrika sinemasının 1960-1980 arası yirmi yıllık dönemini ele almaktadır.
[2] www.idfa.nl
[3] Yönetmen Férid Boughedir, katıldığı bir webinarda Afrika Kamerası üzerine bir söyleşi yapmaktadır. Link şöyle: www.youtube.com/watch?v=XrOhmLm3jZU

