Birleşik Arap Emirlikleri son yıllarda Afrika’da hızla genişleyen ekonomik, diplomatik ve askerî varlığıyla dikkat çekiyor. Modern, ilerici ve yatırımcı bir Arap ülkesi imajı çizmeye çalışan Körfez ülkesi, Sudan’daki soykırımın faili Hızlı Destek Kuvvetleri’ne verdiği destekle bölgeyi istikrarsızlaştırarak ve kaostan illegal altın ihraç ederek kıtadaki varlığını derin çelişkiler üzerine inşa ediyor. Bu, Emirlik’in Afrika politikasındaki köklü dönüşümün bir sonucu.
Bağımsızlığının (1971) ardından Afrika ile dini ve coğrafi yakınlık temelinde başlayan ilişkiler, Abu Dabi ve Dubai’nin ekonomik gücü arttıkça tamamen stratejik ve çıkar odaklı bir hale büründü. Resmi bağımsızlığına rağmen, BAE yönetici elitleri uzun süre Batı yanlısı taşeron roller üstlendi. Bugün Sudan’da yaşanan kaostaki rolü, bu geleneğin en net ve en acımasız devamı niteliğinde.

BAE, Sudan’ın altın rezervleri ve Kızıldeniz’deki stratejik hakimiyet için, Hemedti’nin paramiliter güçlerine silah tedarik ediyor ve illegal yollarla (bilhassa Kremlin için)altın çıkarıyor. Aynı zamanda İsrail ile başta Sudan olmak üzere kıta genelinde çıkarlarını ortaklaşa yürütüyor.
BAE’nin Afrika’daki ekonomik varlığı yalnızca geniş değil, aynı zamanda olağanüstü bir hızla büyüyor. Son iki yılda kıtaya yönelik yatırım taahhütlerinin 97 milyar dolara (Çin’in taahhütlerinin üç katı) ulaşması, bu varlığın klasik “kalkınma yardımı” söylemlerinin ötesine geçtiğini gösteriyor. Böylesi bir sermaye akışı, özellikle limanlar ve lojistik merkezler üzerinden kurulan kalıcı nüfuz alanlarını besliyor.
LİMANLARIN KONTROLÜ: BAE’NİN YENİ DÖNEM EMPERYAL STRATEJİSİ
BAE, Afrika’da çok sayıda sektörde faaliyet gösterse de onu diğer küresel ve bölgesel aktörlerden ayıran temel hamle, limanlar üzerinden kurduğu güç mimarisi. Ekonomik yatırımların yanı sıra silahlı gruplar üzerinden yürütülen vekâlet savaşlarıyla etkisini genişleten Emirlik, asıl kalıcı nüfuzunu deniz kapıları üzerinden inşa ediyor.
Emirlik’in önceliği Bab’ül Mendep boğazının güvenliğini sağlamak ve Kızıldeniz ticaret trafiğinde kalıcı söz sahibi olmak. Bu noktada Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz’de Türkiye, İran ve Katar ile rekabet halinde. Mısır’ın limanlarına yatırım yaparak Kahire ile arayı iyi tutuyor, Süveyş Kanalı’nda rahat hareket edebiliyor. Libya’da Hafter’e destek vererek Türkiye’nin karşısında konumlanıyor.
BAE, yalnızca kendine yakın olan limanları değil, tarih boyunca “yolları kontrol edenin dünyayı kontrol ettiği” ilkesinin farkında olarak, kıtanın en stratejik limanlarına ve lojistik merkezlerine yerleşerek sadece ticareti değil, bölgesel siyaseti de şekillendirmeyi hedefliyor. Afrika’nın küresel ticarette oynayacağı rolün önümüzdeki on yıllarda katlanarak artacağı düşünüldüğünde bu strateji, son derece bilinçli ve uzun vadeli bir jeopolitik hamle.

Bu yapıyı Abu Dabi Developmental Holding’e bağlı AD Ports Group ve Dubai yönetiminin sahibi olduğu DP World üzerinden yürütüyor. Her ikisi de birer ticari şirketten çok, BAE’nin “devlet-dışı görünen devlet aygıtları” gibi çalışıyor. Kıtanın sahil hattı boyunca 10’dan fazla limanı işletiyor, içerilere doğru lojistik koridorlar kuruyor, 70’ten fazla hub noktasıyla küresel tedarik zincirinin görünmeyen hatlarına hükmediyor. İç kesimlerde birden fazla taşımacılık modunu birleştiren lojistik merkezler yani “kuru limanlar” (dry ports) kuruyor.
DP World veya AD Ports bir limanı işletmeye başladığında, genellikle bilgisayar sistemlerini, gümrük prosedürlerini ve güvenlik protokollerini de beraberinde getirir.
Bu kadar geniş bir ağ, ticari olmanın ötesinde emperyal bir kontrol mekanizması anlamına geliyor; çünkü bu limanlar gerektiğinde mühimmat sevkiyatı gerçekleştirilen, eğitim ve operasyon yapılan askeri hatlar olarak da kullanılabiliyor. Nitekim bu ticari ağın tamamlayıcı unsuru olarak BAE, Eritre, Somaliland ve Somali’de askeri üsler kurarak liman–güvenlik–lojistik üçgenini sahada fiilen uyguluyor.
LİMANLARI KİM TUTARSA GÜCÜ O TUTAR
Deniz yollarının kontrolü, tarih boyunca yalnızca ticareti değil, küresel nüfuzun kaderini belirledi. Süveyş Kanalı bunun en çarpıcı örneğidir: 1869’da açılması İngiltere’nin küresel hegemonyasını güçlendirirken, 1956’da Cemal Abdunnasır’ın kanalı millîleştirmesi İngiliz-Fransız hâkimiyetinin sonunu ve Arap milliyetçiliğinin yükselişini simgeledi.
Daha yakın ve öğretici bir örnek ise Çin’in 2017’de Sri Lanka’nın Hambantota Limanı’nı 99 yıllığına devralması. Borçlarını ödeyemeyen Kolombo’nun limanı Pekin’e bırakması, “borç tuzağı diplomasisi”nin somut bir tezahürü olarak Hint-Pasifik dengelerini kökten değiştirdi.
Bir ülkenin jeostratejik pusulasında limanların kimin kontrolünde olduğu belirleyici bir faktör. İşte BAE’nin Afrika limanlarına yönelik agresif hamleleri de tam olarak bu rekabet bilinciyle şekilleniyor.
Türkiye’nin Somali’de TURKSOM askeri üssü inşa etmesi ve Mogadişu Limanı’nı işletmesine karşılık, DP World’ün ayrılıkçı Somaliland bölgesiyle yaptığı Berbera Limanı anlaşmasında %51’lik hisse ile kontrolü ele alması BAE’nin Türkiye ile rekabetinin açık göstergesi.

3 kilometre uzunluğunda bir askeri pist ve tam teşekküllü bir askeri üssün de yer aldığı anlaşmada Somaliland %30 pay alırken, Etiyopya’ya verilen %19’luk hisse ise anlaşmayı bölgesel bir güç denklemine dönüştürdü.
Bugün İsrail’in Somaliland’ı tanıma yönünde attığı adım, bu limanın jeopolitik anlamını bambaşka bir düzeye taşıdı. Uluslararası alanda tanınmayan bir bölge olan Somaliland’ın İsrail tarafından meşrulaştırılması, Berbera Limanı’nı yalnızca ticari değil, aynı zamanda askerî ve stratejik bir kilit noktaya dönüştürdü.
Hâlihazırda limanı işleten Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgede askerî altyapıya ve üsse sahip olması, İsrail–BAE ortaklığının Kızıldeniz’in Afrika kapısında somutlaştığını gösteriyor.
Cibuti’deki Doraleh Konteyner Terminali için 2004’te imzalanan ve 50 yıllık imtiyaz tanıyan sözleşme, BAE’nin Afrika’daki ilk büyük liman hamlesiydi. Ancak Cibuti yönetiminin 2018’de anlaşmayı tek taraflı feshetmesi, DP World’ün vaat edilen ekonomik faydayı sağlamadığı gerekçesiyle ciddi bir diplomatik krize yol açtı.
BAE, 2015’ten beri kiraladığı Eritre’deki Assab Limanı’nı, Yemen’deki savaş için bir askeri lojistik merkezine dönüştürdü.
2023’te Tanzanya ile yapılan liman anlaşması da DP World lehine ilerledi; ülke genelinde protestolara ve meclis tartışmalarına rağmen süreç durdurulamadı.
BAE, altyapı yatırımı ve kredi vaadiyle başlayan bu anlaşmaları çoğu zaman limanın fiilî kontrolünü ele geçirecek şekilde yapılandırıyor. Bu yönüyle Çin’in borçlandır-yönet modelini andırsa da daha hızlı, daha esnek ve daha az görünür yöntemlerle aynı sahaya yerleşerek Afrika’da kendine özgü bir nüfuz alanı kuruyor. Bugün Doğu ve Batı Afrika’da Çin’in tek rakibi olarak BAE gösteriliyor.
LOJİSTİK AĞIN KARANLIK YÜZÜ
Bu devasa lojistik ağ yalnızca konteyner taşımıyor; çatışma bölgelerinden kaçırılan altın ve değerli madenlerin “meşru ticaret” görüntüsü altında aklanarak küresel piyasalara sürülmesini sağlayan bir gölge lojistik koridoru işlevi görüyor.
BAE, Sudan’da çıkarılan altınları Rus Wagner ağı, Demokratik Kongo’da silahlı gruplar tarafından çıkarılan koltan ve kobalt gibi kritik madenleri ise Ruanda üzerinden sisteme dâhil ediyor. Kendi inşa ettiği limanlar ve lojistik hatlar sayesinde kaçak yollarla çıkarılan bu madenleri kıtanın dışına taşıyarak Batı pazarlarına aktarıyor.

Bir ülkenin ana limanını kontrol eden güç, yalnızca ticareti değil; ithalatı, ihracatı, gümrük gelirlerini ve hatta gıda güvenliğini etkileme kapasitesine sahip olur. Bu nedenle liman hâkimiyeti, olağanüstü bir siyasi baskı aracıdır. Nitekim BAE, liman projelerinin hemen ardından silah ihracatı, savunma sanayi ve askerî eğitim anlaşmalarıyla bu baskıyı kurumsallaştırıyor.
KÜRESEL AKTÖRLERLE SESSİZ ORTAKLIK
BAE, liman anlaşmalarını “kalkınma ortağı” söylemiyle sunarak kendisini klasik sömürgeci aktörlerden ayrıştırmaya çalışıyor. Müslüman bir ülke, Arap sermayesi ve Körfez gücü imajı bu anlatının temel dayanakları. Ancak kritik gerçek şu: BAE, büyük güçlerden bağımsız bir aktör değil.
Brezilyalı düşünür Ruy Mauro Marini’nin tanımıyla Emirlik, merkezi emperyal güçlere ekonomik ve askerî açıdan bağımlı; ancak kendi bölgesel çevresinde nüfuz ve sömürü ilişkileri kurabilen tipik bir alt-emperyalist yapı sergiliyor. Bir yandan BRICS üyesi olarak Rusya ve Çin’le yakın temaslarını sürdürürken, diğer yandan Kızıldeniz–Aden Koridoru’nun güvenliği konusunda Washington’un çıkarlarıyla örtüşen bir rol üstleniyor.
ABD için hayati önemdeki bu deniz hattında BAE’nin liman ve lojistik ağını genişletmesi, açıkça dile getirilmese de sessiz bir onayla destekleniyor. Tam da bu nedenle BAE, Afrika için yalnızca bir yatırımcı değil; ticareti, deniz yollarını ve güvenliği aynı anda kontrol edebilen, görünmez ama son derece agresif bir güç odağıdır.
Limanlar üzerinden kurulan bu hâkimiyet bugün ticareti şekillendiriyor; yarın ise Afrika ülkelerinin siyasi manevra alanını daraltabilecek kalıcı bir bağımlılık ilişkisine dönüşme potansiyeli taşıyor.
Kaynaklar:
https://www.akem.org.tr/post/bae-nin-afrika-politikas%C4%B1
https://www.tni.org/en/article/the-emerging-sub-imperial-role-of-the-united-arab-emirates-in-africa
https://www.theafricareport.com/346561/uae-dp-world-makes-a-play-for-africa
https://www.newarab.com/analysis/blood-and-business-israel-uae-nexus-fuelling-sudans-war
https://www.aa.com.tr/en/africa/dr-congos-gold-smuggled-to-uae-african-countries-un-/1875644
https://hornreview.org/2025/11/06/foreign-military-presence-and-eritreas-calculus-in-the-red-sea

