İnsanlık tarihi, seller, depremler, salgın hastalıklar, kıtlıklar ve kasırgalar gibi doğal afetlerin yol açtığı büyük can kayıplarıyla doludur. Bu tür afetler, tarih boyunca insan toplulukları üzerinde hem fiziksel hem de psikolojik olarak kalıcı etkiler bırakmıştır. Ancak, doğal afetlerin yol açtığı zararlar, insan eliyle ortaya çıkarılan krizlerin yanında naif kalmaktadır. Zira, Gazze ve Sudan örneklerinde görüldüğü üzere, insan kaynaklı krizlerin doğa kaynaklı felaketlerden daha ölümcül, kalıcı ve yıkıcılığı tartışma götürmez bir gerçekliktir.
Bu manada Sudan’da yaşanan çatışmalar, faili belirsiz trajediden öte, amilleri ayan-beyan ortada olan bir katliamı temsil etmektedir. Şiddetin boyutu, Birleşmiş Milletler raporlarıyla ortadadır. BM raporlarına göre 12,4 milyondan fazla kişi yerinden edilmiş; bunların 3,3 milyondan fazlası komşu ülkelere mülteci olarak sığınmıştır. Sudan nüfusunun yaklaşık yarısı, yani 25 milyon kişi açlık tehdidiyle karşı karşıya bulunmakta ve bunlar arasında yaklaşık beş milyon çocuk ve anne akut yetersiz beslenmeden muzdariptir. Bu bağlamda Sudan, kayıt altına alınmış en büyük yerinden edilme krizlerinden birisidir.

Sudan’daki çatışmalar, esasında devletlerin ve uluslararası sistemin krizlere yanıt üretmedeki yetersizliğini görünür kılmıştır. Öte yandan, uluslararası insani yardım kuruluşlarının (veya Sivil Toplum Kuruluşları özelinde sınırlayabiliriz) kitlesel çatışmalara müdahale etme kapasitesini ve yapısal sınırlılıklarını da açığa çıkaran bir turnusol işlevi görmüştür. Bu bağlamda, varlık gerekçesi insani krizlere müdahale etmek olan uluslararası insani yardım derneklerinin Sudan krizinde bir araç mı sorusu salt akademik bir sorgulamanın ötesine geçerek, bu kuruluşlarının geleceğine ilişkin derin bir ahlaki ve hukuki sorunsalı da beraberinde getirmektedir.
Uluslararası insani yardım derneklerine yöneltilen en temel eleştirilerden biri, bu kuruluşların güçlü devletler ve etkili uluslararası aktörlerin siyasi hedefleri doğrultusunda araçsallaştırılmaları bağlamındadır. Özellikle Batılı donör ülkelerin acil insani yardım akışlarını belirli siyasi ve konjektürel koşullara bağlayarak yönlendirmesi, çatışan taraflarla ilişkilerin bozulduğu ya da söz konusu tarafların donör devletlerin jeopolitik çıkarlarıyla uyumlu davranmadığı durumlarda, insani yardım fonlarının azaltılması veya askıya alınması sonucunu doğurmaktadır. Bu durum, insani yardımın nesnel ihtiyaçlardan ziyade siyasi önceliklere tabi kılındığı yapısal bir soruna işaret etmektedir. Bu bağlamda, insani yardımın nesnel ve acil ihtiyaçlardan ziyade, ülkeyi yöneten siyasi liderlerin öncelikleri ve bu liderlerin çatışan taraflarla kurduğu siyasi ilişkiler doğrultusunda şekillendiği tersine bir dinamik ortaya çıkarmaktadır.
Öte yandan, insani krizin derinleştiği durumlarda uluslararası insani yardım STK’larının, devlet desteği olmaksızın etkin ve sürdürülebilir çözümler üretebilmesi, sahadaki sivil ihtiyaçlar ile mevcut kaynaklar arasındaki yapısal uçurum dikkate alındığında STK’ların sınırlılıklarını ortaya çıkarmaktadır. Nitekim Sudan krizi için günlük yaklaşık 16,5 milyon ABD dolarına ihtiyaç duyulmakta olup, bu tutar yıllık bazda yaklaşık 6,02 milyar dolara karşılık gelmektedir. Bu miktar, Birleşmiş Milletler’in 2025 yılı için yaptığı 4,16 milyar dolarlık insani yardım çağrısının kayda değer ölçüde üzerinde olup, sahadaki insani ihtiyaçların büyüklüğü göstermektedir. Dolayısıyla, STK’ların sınırlı mali kapasiteleri, devlet destekli ve çok taraflı bir çerçeve olmaksızın Sudan gibi kitlesel krizlerde anlamlı ve dönüştürücü bir etki yaratmalarının son derece kısıtlı olduğunu görülmektedir.

Bir diğer kritik husus, uluslararası insani yardım STK’larının kriz ortamlarında yardımları sahaya ulaştırabilmek amacıyla çatışan taraflarla iletişim kurmak zorunda kalmalarının ortaya çıkardığı fiilî (de facto) durumdur. İnsani yardım çalışanlarının güvenliğini öncelemek, bu tür iletişimi çoğu zaman kaçınılmaz kılmaktadır; nitekim Sudan’da 2023 yılından bu yana en az 120 insani yardım görevlisi hayatını kaybetmiştir. Bu çerçevede STK’lar, yardım faaliyetlerinin sürdürülebilirliğini sağlamak adına çatışan aktörlerle doğrudan ya da dolaylı temas mekanizmaları geliştirmektedir.
Ancak söz konusu temas, çatışan tarafların fiilî denetim alanlarını ve yönetişim iddialarını dolaylı biçimde tanıyarak, bu aktörlerin siyasi meşruiyetine istemeden katkı sunma riskini de beraberinde getirmektedir. Nitekim Sudan’daki çatışmanın taraflarından biri olan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (RSF) ‘paralel bir hükümet’ yapısı oluşturduğu bilinmektedir. Sudan’da insani yardım dağıtımını mümkün kılmak amacıyla RSF ile iletişim kuran uluslararası insani yardım kuruluşları, istemese de bu aktörlerin resmi temsil iddialarını güçlendirme potansiyeline sahiptir. Diğer bir ifadeyle, uluslararası tanınma arayışında olan devlet dışı silahlı grupların siyasi stratejilerinde, insani yardım STK’larının araçsallaştırılma riski vardır.
Bahsi geçen bu hususlar, uluslararası STK’ların krizlere müdahaledeki sınırlılıklarını ve yapısal kısıtlarını görünür kılmaktadır. Ancak bu kısıtlılıklara rağmen, STK’ların tamamen etkisiz olduğunu söylemek doğru değildir; aksine, önemli manivela gücüne sahip oldukları alanlar bulunmaktadır.
Bu manivela gücünün en etkin boyutu, kamuoyu oluşturma ve kitlesel mobilizasyon kapasitesinde yatmaktadır. ‘Unutulmuş ülke’ sendromu yaşayan Sudan özelinde, STK’ların sosyal medya ve uluslararası görsel-işitsel medya platformlarında örgütlenmeleri, küresel farkındalık yaratma potansiyeline sahiptir. Tabandan yükselen kamuoyu hareketleri, kamuoyunun desteğine duyarlı devlet liderlerini siyasi kararlar almaya zorlayacaktır. Ayrıca, artan medya ilgisi, insani yardım kaynaklarının artırılmasını ve doğrudan dönüştürücü ekonomik ve siyasi müdahalelere yönlendirilmesini mümkün kılabilecek bir etki mekanizması yaratma potansiyeli taşımaktadır.

Bir diğer önemli boyut, STK’ların hak savunuculuğu kapasitesinde ortaya çıkmaktadır. Özellikle bir çatışmanın Uluslararası Mahkemelere taşınması sürecinde, sahada faaliyet gösteren insani yardım kuruluşlarının temin edeceği birinci el veriler, hukukun işletilmesi ve uluslararası yaptırımların hızlı bir şekilde uygulanması açısından hem harekete geçirici hem de dönüştürücü bir rol üstlenebilir. Bu bağlamda, STK’lar ihlallere dair verileri sistematik biçimde toplayıp raporlayarak, Sudan’daki çatışmalara yönelik yasal yaptırımın gerekli verilerini temin edebilir. Bu da siyasi çözüm arayışları için uluslararası baskı oluşturulmasına katkı sağlayacaktır.
Sonuç olarak, Sudan gibi kitlesel krizlerde insani eylemin kalıcı ve kapsayıcı bir çözüm üretebilmesi, siyasi eylemle desteklenmedikçe mümkün görünmemektedir. Bu siyasi hareketi başlatma ve teşvik etme kapasitesi özünde STK’larda bulunmaktadır. Uluslararası toplumun dikkatini krizlerin siyasi itici güçlerine çekmek, normatif ve hukuki adımlar doğrultusunda kitleleri-devletleri harekete geçirmek, STK’ların sahip olduğu önemli manivela alanlarındandır. Ez cümle, Sudan krizinin nihani çözüme kavuşturulması noktasında STK’lar doğrudan çözümün anahtarı olmasa da, çözüm sürecini harekete geçirme ve arka planı yönlendirme açısından kritik bir rol üstlenme potansiyeline haizlerdir.

