2025 yılının sonuna yaklaşılırken Kuzey Afrika, on yıl öncesine kıyasla daha istikrarlı ancak aynı zamanda daha fazla kısıtla karşı karşıya bir görünüm sergiliyor. Göreli güvenlik büyük ölçüde yeniden tesis edilmiş olsa da siyasi meşruiyet, ekonomik kapsayıcılık ve bütçe sürdürülebilirliğine ilişkin kırılganlıklar belirginleşti. Bölgesel tablo; hükümetlerin sınır kontrolüne, elitler arası uzlaşı düzeneklerine ve dış finansmana öncelik verdiği, temkinli bir durağanlık ve yönetilen istikrarsızlık olarak tanımlanabilir.
Ekonomik dinamikler bu ikiliği yansıtıyor. Yüksek kamu borcu, kalıcı genç işsizliği ile gıda ve enerji fiyatlarındaki küresel şokların gecikmeli etkileri, bölge devletlerinin kapasitesi üzerinde baskı oluşturmaya devam ediyor. Hükümetler, makroekonomik istikrar ile yapısal reformların siyasi maliyetleri arasında dar bir siyasi koridorda hareket ediyor.
Mısır bu ikilemi açık biçimde ortaya koyuyor. Uluslararası Para Fonu programı kapsamındaki reformlar döviz rezervlerinin güçlenmesine, parasal istikrarın artmasına ve enflasyonun kontrol altına alınmasına katkı sağladı. Buna karşın kemer sıkma önlemleri, sübvansiyonların azaltılması ve kamu sektörünün geri çekilmesi, toplumsal baskıları artırarak 2013 sonrası ekonomik düzen üzerindeki gerilimleri derinleştirdi.
Tunus’ta da benzer bir tablo görülüyor. Enflasyondaki yavaşlama ve sınırlı büyüme göreli bir istikrar sağlasa da işsizlik, sübvansiyonlar ve kalıcı bölgesel dengesizlikler gibi yapısal sorunlar çözülebilmiş değil.
LİBYA-SAHEL-SUDAN GÜVENLİK GİRDABI
Kuzey Afrika’nın güvenlik mimarisi, Libya, Sahel ve Sudan’ı birbirine bağlayan ve iç içe geçmiş üç istikrarsızlık yayı tarafından giderek daha fazla şekilleniyor. Nominal bir ateşkese rağmen Libya, rakip silahlı gruplar ve rekabet halindeki siyasi merkezler arasında parçalı yapısını koruyor. Uzayan kurumsal boşluk, Tunus, Mısır ve tüm Mağrip üzerinde doğrudan taşma etkileri yaratıyor.
Daha güneyde, İslam ve Müslümanlara Destek Grubu ile Büyük Sahra’daki DEAŞ gibi yapıların öncülük ettiği terör saldırılarındaki artış; sınırların askerileştirilmesi, göç politikaları ve bölgesel diplomatik gerilimler üzerinden Kuzey Afrika’yı giderek daha fazla etkiliyor. Birleşmiş Milletler’in 2025 boyunca defalarca vurguladığı üzere, bu süreç güney sınırlarını, geçmişte çevresel alanlar iken Kuzey Afrika devletleri için stratejik güvenlik cephelerine dönüştürdü.
Uzun süredir Sahel’de arabulucu ve istikrar sağlayıcı bir aktör olan Cezayir, artık artan taşma riskleriyle karşı karşıya. Geçen mart ayında bir İHA olayının ardından tetiklenen Cezayir–Mali anlaşmazlığı, terörle mücadele öncelikleri, egemenlik iddiaları ve bölgesel nüfuz rekabetlerinin ne kadar hızlı çatışabildiğini gösterdi.
Libya–Sudan hattındaki bağlantı ise bu güvenlik girdabını daha da güçlendirdi. Libya’nın özellikle doğu ve güneyindeki parçalı egemenliği, Sudanlı silahlı aktörlere lojistik derinlik, finansal kanallar ve arka üsler sağladı. Buna paralel olarak Sudan’daki iç savaş, zaten kırılgan olan Libya ortamına yeni silah, savaşçı ve yerinden edilmiş nüfus akışları ekledi. Darfur–Libya ekseni boyunca uzanan kabile ve ticaret ağları, savaş ekonomilerini birbirine bağlayan askerileşmiş koridorlara dönüştü. 2025 itibarıyla bu kendini besleyen dinamik, Kuzey Afrika güvenlik düzeninin yapısal bir özelliği haline geldi.
Bu bağlamda bölgesel tepkiler, krizleri çözmekten ziyade çevrelemeye odaklanıyor. Sınırların askerileştirilmesi, istihbarat işbirliği ve Avrupa Birliği destekli göç yönetimi, kısa vadeli riskleri sınırlayan ancak istikrarsızlığın temel nedenlerini büyük ölçüde yerinde bırakan başlıca araçlar haline geldi.
2025 SONRASI OLASI DÖNÜM NOKTALARI
Önümüzdeki aylarda üç kritik eşik, Kuzey Afrika’nın gidişatını yeniden şekillendirebilir.
Birincisi Libya’nın kurumsal geleceği. Kısa vadede seçimlerin yapılması olası görünmezken kurumsal çekişmeler sürüyor. Bununla birlikte Kasım 2025’te Temsilciler Meclisi ile Devlet Yüksek Konseyi temsilcileri arasında Merkez Bankası konusunda imzalanan anlaşma, teknokratik uzlaşıların hâlâ mümkün olduğunu gösterdi. Özellikle petrol gelirlerinin yönetimi, Merkez Bankası’nın yetkisi ve bütçe denetimi gibi alanlarda kalıcı bir mali yönetişim uzlaşısı, tırmanma riskini azaltabilir. Aksi halde, 2025 sonuna doğru beklenen Pakistan ile Libya Ulusal Ordusu arasındaki silah anlaşması taslağında görüldüğü gibi, Libya’daki silahlanma yarışının hızlanması muhtemel.
İkinci eşik, Kuzey Afrika devletlerinin Sahel ve Sudan kaynaklı istikrarsızlaştırıcı dinamikleri sınırlama kapasitesiyle ilgili. Sınır ötesi saldırıların, kaçakçılık ağlarının ve düzensiz göç akışlarının artması, daha kısıtlayıcı güvenlik politikalarına ve artan askerileşmeye yol açabilir.
Üçüncü dönüm noktası ise bölgesel güvenlik işbirliğinin geleceği. Ortak tehdit algıları, özellikle Cezayir, Tunus ve Moritanya arasında sınırlı ama işlevsel bir koordinasyonu teşvik edebilirken, aynı zamanda bölgesel askerileşmeyi de güçlendirebilir.
Bu gelişmeler üç yapısal faktör tarafından belirlenecek. İlki, bölgenin jeoekonomik dönüşümü. Körfez sermayesi, Türkiye yatırımları, Avrupa’nın sınır ve enerji öncelikleri ile orta ölçekli güçlerin artan stratejik aktivizmi, Kuzey Afrika’nın ekonomi politiğini yeniden tanımlıyor. Bu süreç, yeşil enerji merkezleri ve alternatif üretim üsleri için potansiyel sunsa da asıl soru, güvenlik merkezli yönetişim modellerini mi güçlendireceği yoksa işsizlik, kurumsal zayıflık ve bölgesel eşitsizlikler gibi yapısal sorunları hedefleyen yatırımlara mı dönüşeceği.
İkinci faktör, Sahel ve Sudan’dan kaynaklanan ve Libya’nın güneyine uzanan sınır aşan savaş ekonomilerinin kalıcılaşma ihtimali. Mevcut seyir sürerse bu ağlar, kaçakçılık, paralı askerlik ve göç ekonomisi üzerinden sürdürülebilir gelir üretmeye devam edecek; parçalanmayı derinleştirerek siyasi tepkileri kısa vadeli akış yönetimiyle sınırlı tutacak.
Son olarak Akdeniz ve Kuzey Afrika dinamikleri analitik olarak ayrılmaz hale gelmiş durumda. Sahel’de doğan güvensizlikler, Libya’daki siyasi dalgalanmalar, enerji fiyat şokları ve göç baskıları kuzeye yansırken; Doğu Akdeniz’deki siyasi tepkiler ve çatışma dinamikleri de güneye doğru etkiler üretiyor.
TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL STRATEJİSİ
2026’ya yaklaşırken Türkiye’nin bölgesel duruşu, Libya’yı stratejik bir dayanak noktası olarak alan ve Mağrip’in geri kalanını ekonomik ve diplomatik angajman sahası olarak gören farklılaştırılmış bir stratejiyle şekilleniyor.
Libya, Ankara’nın askeri işbirliği, savunma sektörünün kurumsallaşması ile denizcilik ve enerji bağları üzerinden en derin biçimde kök saldığı ülke konumunda bulunuyor ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin stratejisinin merkezini oluşturuyor.
Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin Libya’daki önceliklerinin, güvenlik ve siyasi riskleri azaltmaya odaklanırken varlığını çatışma sonrası angajman mantığıyla yeniden yapılandırması bekleniyor. Libya dışında ise Ankara, bilinçli olarak yoğun bir güvenlikleştirmeden kaçınıyor. Cezayir, Fas ve Mısır’da sanayi ve ticaret ortağı olarak konumlanırken, ticaret ve üretimde artan bir etki alanı oluşturuyor; Tunus’ta ise ağır mali koşullara dayanmayan diplomatik ve ekonomik angajmanını sürdürüyor.
Bu çerçevede Türkiye’nin 2026 ufkunda Kuzey Afrika’daki etkisi, diplomatik esnekliğini ve ekonomik derinliğini ne ölçüde seferber edebileceğine ve Libya’nın kırılgan dengesine içkin riskleri nasıl yöneteceğine bağlı olacak.
Kaynak: AA

