3 Ekim 2025’te, Dame Sarah Mullally, İngiltere Kilisesi’nin neredeyse 500 yıllık tarihinde Canterbury Başpiskoposu olan ilk kadın olarak Canterbury Katedrali’nde basına poz verdi. Canterbury Başpiskoposu, İngiltere Kilisesi’nin başı ve tüm dünyadaki Anglikan topluluğunun ruhani lideridir. Mullally, çocuk istismarcısı John Smyth’in suçlarını bildirmediği gerekçesiyle Kasım 2024’te istifa eden Justin Welby’nin yerine 106’ncı başpiskopos olarak geldi.
4 Ekim’de yedi Zimbabveli, İngiltere Kilisesi’ne karşı dava açtıklarını duyurdu. Bu kişiler, Evanjelik hareketin önde gelen isimlerinden biri olan John Smyth’in kendilerine uyguladığı korkunç istismara Kilise’nin göz yumduğunu söylüyor. Bu dava yalnızca geçmişin adaletini aramak için değil, aynı zamanda inanç adı altında işlenen şiddetle hiçbir zaman yüzleşmemiş bir kurumu sorgulamak için açıldı.

John Smyth tek başına hareket eden bir suçlu değildi. O, Kilise’nin güçlü iç çevresine dahildi. Saygın bir İngiliz avukattı ve Evanjelik bir lider olarak Birleşik Krallık, Zimbabve ve Güney Afrika’daki Hristiyan kamplarını yönetiyordu. Bu kamplarda 100’den fazla erkek çocuk ve genç istismar edildi. Smyth, onu sorgulardan koruyan sosyal ayrıcalığın ve dinsel otoritenin simgesiydi.
1980’lerin başında İngiltere’de istismar iddiaları ortaya çıktığında, Kilise hesap vermek yerine sessizliği seçti. Böylece Smyth, Afrika’ya gidip aynı zulmü orada sürdürme imkânı buldu. Zimbabve’deki kurbanları arasında, 1992’de bir kampın havuzunda ölü bulunan 16 yaşındaki Guide Nyachuru da vardı. Bugün Nyachuru’nun ailesi, altı diğer mağdurla birlikte Kilise’ye dava açtı. Amaçları, hem istismarın hem de Kilise’nin bilinçli sessizliğinin hesabını sormak.
“BİR ADAMIN GÜNAHI” DEĞİL, BİR SİSTEMİN SUÇU
Bu geçmiş şimdi Kilise’nin karşısına dikiliyor. Tek bir adamın suçunu gizlemekle başlayan hikâye, aslında çok daha derin bir gerçeği ortaya koydu; İngiltere Kilisesi’nin Afrika’daki gücü sadece ruhani değil, sömürgeci bir otoriteydi. Bu güç, fetih, iş birliği ve imparatorluğun kutsanmasıyla şekillendi.
7 Kasım 2024’te John Smyth’in istismarlarını araştırmak için kurulan bağımsız Makin Raporu yayımlandı. Rapor son derece ağırdı. Kilise’nin üst düzey yöneticilerinin Smyth’in suçlarını onlarca yıl boyunca gizlediği ve onu “sorunu çözülmüş biri olarak Afrika’ya gönderdiği” ortaya çıktı.

Bundan dört gün sonra Başpiskopos Justin Welby istifa etti. Kendisini ve kurumu sorumlu tuttu, ancak bu adım, Smyth’in şiddetini yaşayanlara gerçek bir teselli sunmadı. Şimdi başpiskopos adayı Sarah Mullally göreve hazırlanırken, mağdurlar Kilise’den bu geçişi gerçek bir hesaplaşma fırsatına çevirmesini istiyor.
Kilise’nin Smyth olayındaki hataları sadece ahlaki değil, yapısaldı. Bu, sömürge döneminden miras kalan bir alışkanlığın devamıydı, sorunları kolonilere ihraç etmek, ayrıcalığı ise kendi içinde korumak. Bir zamanlar fetihleri meşrulaştıran tahakküm anlayışı, aynı zamanda suskunluğu da meşrulaştırdı.
AİLEMİN KİLİSENİN GÖLGESİNDEKİ HİKAYESİ
Benim ailem, Anglikan Kilisesi’nin uzun gölgesi altında büyüdü. 1950’lerde babam, Zimbabve’nin en eski ve saygın Anglikan okullarından biri olan Manicaland’daki St Augustine Lisesi’nde okudu. Ağabeyi de aynı okulda eğitim gördü, ardından 1970’lerde St Mathias Tsonzo’da rahip, öğretmen ve okul müdürü oldu. Ben Kambuzuma’daki Anglikan Kilisesi’nde vaftiz edildim ve Marlborough’daki St Paul’s’ta kutsandım. Bu yüzden Kilise’ye hem bağlı hissediyorum hem de o bağdan derin bir utanç duyuyorum.

Birçoğumuz gibi ben de Kilise’nin geçmişteki ve bugünkü acı gerçekleriyle yüzleşemedim. 1980’de İngiltere’den bağımsızlığımızı kazandığımızda Başbakan Robert Mugabe, “bağışlama ama hesap sormama” anlayışını benimsedi. Gerçek ortaya çıkmadan affetmek, adalet olmadan ilerlemek istendi. Berlin Konferansı’ndan (1884) önce kim olduğumuzu sorgulamadan “yola devam etmemiz” söylendi. 45 yıldır, Kilise’nin Zimbabve’nin sömürgeleştirilmesindeki rolü hakkında ciddi bir hesaplaşma yapılmadı.
DİN, FETİH VE ÇIKAR
1890’da Piskopos George Knight-Bruce, İngiliz Güney Afrika Şirketi (BSAC) tarafından finanse edilen ve Mashonaland ile Matabeleland’ı ele geçirmeye giden yarı askerî “Pioneer Column” adlı birliği kutsadı. Böylece Anglikan Kilisesi, İngiliz imparatorluğunun ruhani kolu haline geldi.
Knight-Bruce ve ondan sonra gelen piskoposlar, imparatorluğu ve misyonerliği Tanrı’nın düzeninin tamamlayıcı parçaları olarak gördü. BSAC’in zorla ele geçirdiği toprakların büyük kısmına sahip oldular. Vaazlarında ise koloniyal yönetime boyun eğmeyi kurtuluş olarak anlattılar.
20. yüzyılın başına gelindiğinde Kilise, Manicaland’da St Augustine’s, St Faith’s ve St David’s (Bonda) gibi misyon merkezleri kurmuştu. Bu yerler başlangıçta okul değil, “inanç karakollarıydı”; hem Hristiyanlığı yaymak hem de sömürge otoritesini güçlendirmek için kuruldular. Zamanla bu merkezler okullara ve hastanelere dönüştü.
Bu kurumlar aynı zamanda koloniyal ekonomiye ucuz iş gücü yetiştiriyordu. Çalışkanlık ve itaati “Hristiyan erdemi” olarak öğretip, öğrencileri imparatorluğa hizmet etmeye hazırladılar. Vaaz kürsüsü asimilasyonun bir aracına, sınıf ise kimlik silmenin bir mekânına dönüştü. “Aydınlanma” adı altında halkın geçmişi silindi.
Zimbabve’nin sömürgeleştirilmesi özünde bir ticaret projesiydi ve İngiltere Kilisesi bundan hem ahlaki hem maddi kazanç sağladı. Çocuklara kendi kültürlerinden utanmaları, İngilizlerin “üstünlüğünü” Tanrısal bir gerçek olarak görmeleri öğretildi. Misyonerin haçıyla askerin tüfeği yan yana durdu; biri diğerinin güvencesi oldu. İnanç, fetihin başka bir biçimine dönüştü.
Bu inanç biçimi, benim gibi birçok Afrikalı Hristiyan’ın zihnini şekillendirdi; Batı’nın egemenliğini Tanrı’nın planı olarak görmemize neden oldu.
AYNI HİKAYE TÜM AFRİKA’YA OKUNDU
Bu sadece Zimbabve’ye özgü bir durum değildi. Anglikan misyonerleri Afrika’nın birçok yerinde sömürge şiddetiyle iç içe çalıştı. Örneğin 1950’lerde Kenya’da, Kilise koloniyal baskı ve toplu tutuklamaların bir parçasıydı. Yurt dışında desteklediği sertlik, İngiltere’deki “zarif” ama acımasız yüzüyle birebir örtüşüyordu.
Aynı zihniyet, Smyth’in Zimbabveli çocuklara din kisvesi altında işkence etmesine izin verdi. Kilise ise bu sırada hâlâ kendisini “ahlakın direği” olarak göstermeye devam etti.
Ben 1980’lerde St Paul’s Kilisesi’nin Cuma gençlik programına katıldım ve şanslıydım, zarar görmedim. Ama herkes o kadar şanslı değildi. Bazı çocuklar Smyth’in şiddetine maruz kaldı, çünkü Kilise’nin İngiltere’deki yöneticileri Afrikalı hayatları “önemsiz” sayıyordu.
Bu resmi duyarsızlık, Kilise’nin kendi tarihî suçlarıyla yüzleşmeyi reddetmesinin sonucuydu. Kölelik dönemlerinden beri süren Anglikan ikiyüzlülüğü, ayrıcalık, inkâr ve ırkçılık kültürü, Smyth’in Zimbabve’deki canavarlığının zeminini hazırladı.
İNANCIM KIRILDI
Bugün artık kendimi ne Anglikan ne de Hristiyan olarak tanımlıyorum. 16 yıldır bir Anglikan kilisesine adım atmadım ve tekrar gitmeyi de düşünmüyorum. Artık İngilizlerin Tanrısı’na dua etmiyorum. Çünkü İngiltere Kilisesi’ne ve onun öğretilerine olan inancım çoktan kırıldı.
Ateist değilim. Ama artık inancımı, kurtuluşumu ve kimliğimi, kolonileştirilmeden önce kendi halkımın inanç sistemlerinde arıyorum. Biz, Manicalandlı Manyika halkı, kolonyalizmden çok önce kendi kutsal yollarımıza sahiptik. İngiltere Kilisesi’nin “medeniyet” dediği şey, atalarımızın özgürlüğünü, sesini ve Tanrı’yla bağını elimizden aldı.
Bugüne kadar İngiltere Kilisesi, Zimbabve’ye verdiği zararı onarmak için hiçbir somut adım atmadı. Arada bir “üzüntü” açıklamaları yapsa da, Afrika’daki suçları konusunda hâlâ savunmada. Hâlâ “dünyaya İncil’i yaymaktan dolayı özür dilemeyeceklerini” söylüyorlar.

Şimdi Sarah Mullally başpiskopos adayı olarak göreve hazırlanıyor, ancak hiçbir şey Kilise’nin geçmişiyle gerçekten yüzleşmeye niyetli olduğunu göstermiyor. Yaptığı “pişmanlık açıklamaları” hâlâ yüzeysel ve gösterişten ibaret.
Bugün İngiltere Kilisesi’nin serveti (yüzyıllar boyunca toplanan bağışlar, el konulan topraklar, köle ticareti ve sömürge yatırımlarından gelen gelirlerle) 11,1 milyar sterlini (yaklaşık 14,8 milyar dolar) aşıyor. Bu kadar zenginliğe, kutsal söylemlere ve sözde ahlaki liderliğe rağmen Kilise, Afrika’nın acısının yalnızca “sempatiyi” değil, adalet ve tazminatı da hak ettiğini kabul etmiyor.
Kilise, gasp edilen topraklar için tazminat ödemedikçe, sömürdüğü halklara iade yapmadıkça ve yıkımı onarmadıkça, her zaman olduğu gibi kalacak: imparatorluğun baş suç ortağı ve ahlaki mirasçısı.
John Smyth ve “Zimbabveli yediler” davası, bu kurumun sahte kutsallıkla ayakta duran ruhsal iflasını ortaya koyuyor. İngiltere Kilisesi, Zimbabve’ye bir özürden fazlasını borçlu. Eğer hâlâ bir ruhu kaldıysa, önce kendi vicdanıyla yüzleşmeyi borçlu.
Kaynak: Al Jazeera

