WaJ Türk Röportaj, Ali Emre
Mağripli Güvercin adlı eser, Fâtıma Fihrî’nin hayatını ve ilk kadın medresesini kurarak tarih sahnesine çıkışını ele alıyor. Yazar Ali Emre, WaJ Türk muhabiri Semanur Akman’a verdiği röportajda, Fâtıma Fihrî’nin eğitimdeki katkıları ve toplumsal etkilerini anlattı.
Hakkın ve adaletin şahidliğini yapmak. İnsan yetiştirmek. Romanda da söyledim; dünya, öncelikle kadınların ve çocukların evidir. Onların hayat üzerindeki hakkı ve payı da fedakârlıklarına yaraşır seviyede olmalı.
Fâtıma Fihrî kimdir ve onun hakkında bir kitap yazma fikri nasıl ortaya çıktı?
Fâtımâ Fihrî; sadece müslümanların değil, insanlık tarihinin güzîdelerinden. Soyu Kureyş’e dayanıyor. 800’lü yıllarda yaşıyor. Tunus’ta, Ağlebîlerin yönettiği Kayrevan’da karşımıza çıkıyor ilkin. Ardından, tedirginlik ve Şiilerin baskısı yüzünden, sürekli davet edildikleri Fes’e hicret ediyor ailesiyle. Fes de İdrisîlerin elinde o zaman. Yöneticiler, ilim yahut ticaretle uğraşan önemli Arap ailelerinin beldelerine yerleşmeleri için kolaylık sağlıyorlar.
Aileyi çekip çeviren, büyük bir âlim ve tüccar olan babaları Ebu Abdullah, göçten kısa bir süre sonra vefat ediyor. Yine hakkında bir şey bilmediğimiz kocası da fazla yaşamamış. Meryem adlı bir kardeşi var. Yapıp ettiklerine bakarak, hem iyi bir eğitim aldığını hem de küçüklüğünden itibaren ticaretle ilgilendiğini söyleyebiliriz. Fes’te, babasından ve kocasından kalan mirasla, eşsiz bir iyilik ve güzellik inkılâbı başlatıyor Fâtıma. Şehri kuşatan ilim ve hayır çabalarının yanında harikulâde bir cami yaptırıyor. Dünyanın ilk üniversitesi sayılan Karaviyyin Medresesini inşa ediyor on iki asır önce. Ciddi bir kütüphane kuruyor, ders veriyor, kitap yazıyor. Medrese hakkında epeyce malumat bulunsa da bu büyük önder hakkındaki bilgiler, iki paragrafı geçmiyor ne yazık ki.
Otuz yıl önce, Afrika müslümanlarının tarihini incelerken duydum adını. Merak ettim. Araştırdım. Notlar aldım hemen. Daha sonra; Taha Kılınç, Adem Özköse, Turan Kışlakçı, Süleyman Ceran gibi Mağrib’e giden, o beldeleri gören ya da bilen arkadaşlardan bir şeyler işitmeye, öğrenmeye çalıştım. Yayın dünyasını taradım. Hakkında müstakil bir kitap yoktu maalesef. Yaklaşık on yıl önce, eldeki sınırlı bilgilerden hareketle, “Sessiz Mücevher” başlıklı bir portre/hikâye yazdım önce. Diz Çökmeyen kitabımda yer alıyor bu metin. Daha sonra da “En Güzel Uyku” başlıklı bir şiirle yâd ettim, “İkinci Hatice” olarak nitelendirdiğim bu büyük kadını. O şiir de “Çeyizime Bir Kefen” adlı şiir kitabımdadır. Nihayet, bilhassa genç kızlara, ilimle iştigal eden ve hayırlarda yarışan genç kadınlara, edebiyatın içinden bir destek vermeyi de akılda tutarak 160 sayfalık bir roman yazdım.
Fâtıma Fihrî’nin yaşadığı dönemin sosyal yapısı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
IX. asır; ekonomik, askerî ve siyasî açıdan bazı zaaf ve marazlar içerse de geneli itibariyle müslümanların yükselişte olduğu bir dönem. İlim ve sanat, maarif ve mimari alanında canlılığını koruyan Abbasîler, çok büyük bir coğrafyayı istikrarlı bir şekilde yönetmekte zorlanmaya başlıyorlar bu yıllarda. Nitekim Fihrî ailesinin yaşadığı Kayrevan’ı merkez edinen Ağlebîlerin ve ardından göç ettikleri Fes’te hüküm süren İdrisîlerin, Bağdat’a bağlılıkları göstermelik bir hüviyet kazanıyor. Aynı asırda, romana dâhil ettiğim Türk memlûklerin kurduğu Tolunoğulları da bağımsız hareket ederek Mısır ve civarına hâkim oluyorlar. Daha batıda, Endülüs’te ise Abbasîlerin rakibi Emeviler ayrı ve görkemli bir sütun gibi yükseliyor. Kuzeybatı Afrika’da, Berberîlerin ve diğer yerli halkların müslümanlaşması epeyce mesafe kat etse de mezhep ve aile kavgaları nüksediyor sık sık. Büyük şehirlerin dışındaki nüfus, refahtan ve medenî sıçramalardan yeterince pay alamadığını düşünüyor. Haricîler ve bazı şedid Şiiler, çeşitli mazeretler ileri sürerek ara sıra ayaklanıyor. Bunu aşmak için dikkati dışarıya çeken idareciler görüyoruz ki Sicilya’nın fethi böyle bir yaklaşımın sonucu. Göçler ve arayışlar devam ediyor, icatlar ve etkileyici ilmî/medenî hamleler de. Karışıklıklar da var, yeni bir enerji, sıra dışı bir dinamizm getiren ilginç kaynaşmalar da. Çok güzel beldeler ortaya çıkıyor ve çok kıymetli âlimler, sanatçılar, edipler yetişiyor. Hanedan anlayışının ve mezhep geriliminin yol açtığı iç çekişmelerine rağmen, hıristiyan yahut pagan Batı’dan en azından bir iki asır önde müslümanlar. Kadına bakış da nispeten müspet. En azından; eğitimli yahut varlıklı ailelerin kızları, hünerli ve cevval şehirlerin kadınları çeşitli alanlarda öne çıkabiliyor. Romanda bu bahislere de kısa kısa yer vermeye çalıştım.
Fâtıma Fihrî’nin hikayesi, günümüzde eğitim ve toplumsal gelişim projelerine nasıl bir ilham verebilir?
Bir önceki soruda bu konuyla ilgili epeyce ipucu verdim sanırım. Kitabın bütününden de çok sayıda işaret fişeği yükselmektedir ancak “Ocağımızın Kurucusu Hatice Ana’mızdır” başlıklı ikinci bölüm ile “İyilik ve Güzellik İnkılâbı” başlıklı yedinci bölüm, bu soruya cevap sadedinde de okunabilir. İyilik ve bilgelik, temel reçete. Birbirini besleyen iki esaslı damar. Hem kendimizi iyi yetiştireceğiz; donanımlı, nitelikli, irtifa sahibi bir insan olmaya çalışacağız hem de iyiliği, merhameti, ahlakı, isarı, fedakârlığı, dayanışmayı, direnmeyi hayat tarzı hâline getireceğiz. Ferdin de toplumun da merhemi bu.

Vakıf insanları lazım bize ve dünyaya.
Gazze’deki kadınlar, genç kızlar, küçük çocuklar; bakın nasıl sarsıyor yeryüzünü. Büyük acılar içinde şehit şehit cennete yürürken binlerce, milyonlarca insanı değiştiriyorlar. Dünyanın belki de en eğitimli ve en fedakâr, en dayanışmacı, en adanmış toplumu. Sahabe hayatından tablolar serpiştiriyorlar yeryüzüne. Onları izleyen, onların direnişinden etkilenerek değişmek isteyen vicdanlı insanlarla kim ilgilenecek peki? Kim konuşacak, kim İslâm’ı anlatacak, kim örnek olacak?
“Yatay dindarlık gelişiyor, güzel; fakat dikey bir sıçrayış, kafamızı ve kalbimizi onaracak esaslı bir yükseliş lazım bize. “
Hayatın çeşitli ünitelerini ayağa kaldıracak öncüler lazım. Fâtıma’nın eğitip yetiştirdiği, hayata kattığı genç kızlar gibi karanlığı gerileten, kötülüğü ve uyuşukluğu azaltan ateş böcekleri lazım. Ve bunların da bir havuzda birikmesi gerekiyor. Yazılması, anlatılması, yayılması, belgelendirilmesi gerekiyor; edebiyata, müziğe, sinemaya aktarılarak geleceğe taşınması gerekiyor. Çocuklarımız, gençlerimiz niçin topçuları, popçuları örnek alsın kendine? Onları bereketli ve güzelliklerle dolu ortamlara, öbeklere, mekânlara, müşterek salih amellere yönlendirebilmeliyiz. İnsanın örneği, başka bir insan zira. Ve insan elbette değişir! Biz güzellerin, güzidelerin, insan hazinelerinin üzerinde uyuyoruz, pinekliyoruz hâlâ. Fakat azıcık kıpırdadığımızda da neler yapabildiğimiz ortada. Yorulan, Hz. Hatice’ye baksın; yenilen, Fâtıma’yı örnek alsın.
Kadınların eğitim ve liderlik alanındaki rolüne dair bu kitap nasıl bir farkındalık yaratabilir?
Aktarmakta yeterince cömert olmasa da tarihin günümüze taşıdığı çok sayıda kadın âlim, mimar, eğitimci, edip, musikişinas, hayırsever var. Yiğit ve vuruşkan analar, erkeği ve hayatı düzeltme gücüne sahip genç ve idealist kızlar var.
Fâtımâ da onlardan biri: Büyük acılar ve kayıplar yaşamasına, çeşitli badireler atlatmasına rağmen, ailesini ayakta tutuyor. İyi bir eğitim görmenin önemini çocuk yaşlarda kavrıyor. Ticarete de hâkim. Cesur ve bilge. Miras kalan serveti ve kendi kazancını, eğitim ve hayır işlerinde kullanması başlı başına bir güzellik zaten. Özgüveni, uzun erimli bir menzili, işlek bir tefekkürü, insanî ve İslamî perspektifi olmayan bir insan, bu işlere günümüzde bile kolay kolay soyunamaz.
Çok sayıda dükkân işleteceksin, kervan hazırlayacaksın, onlarca çalışanın takibini yapacaksın, idarecilerle tartışıp konuşacaksın, büyük bir arazi arayıp satın alacaksın, mühendis ve usta bulup getirteceksin, cami ve medrese yapacaksın, muallim ve kitap taşıyacaksın, sıkı bir müfredat hazırlayacaksın, farklı alanlarda uzmanlık eğitimi verdirteceksin, ders anlatacak ve kitap yazacaksın, mucitlere destek vereceksin, kadınların ve kızların eğitimini üstleneceksin, fukarayı ve gurebayı gözeteceksin, şehri ahlak ve fazilet ile donatacaksın, yeri geldiğinde vuruşup savaşacaksın; bunlar çok zor işler.
Şahsiyet, ahlak ve takvanın yanında ufuk sahibi olmak, dirayetli ve örgütlü bir çabayı öncelemek lazım bunca meşgale için. İmtihanı, ahiret bilincini, Allah rızasını akılda bir ok gibi tutmak lazım. Adanmak lazım.
Fâtıma kadar varlıklı olmasalar da bugün de bu özlemlere sahip kızlarımız, kadınlarımız, analarımız var çok şükür. Türkiye belki de bu sayede yıllarca iyilikte dünya şampiyonu oldu. Onlarca ülkede bize, Türkiyeli müslümanlara dua ediliyorsa; fedakâr ve kahraman kadınlarımızın çabası sayesinde biraz da. Bu istek ve istidadın eğitimle buluşması ve daha örgütlü, daha kurumsal hâle getirilmesi gerekiyor şüphesiz.
Mesele sadece iş hayatında yer almak, okumak, diploma sahibi olmak, ses vermek değil. Mesele; Allah’ın sana bahşettiklerini; yaraların sarılması, boyunların çözülmesi, akabelerin aşılması için kullanabilmek. İnsanlığın acılarını azaltmak, mazlumların koluna girebilmek. İçimizi irkiltecek, bizi hayra ve salih amele yönlendirecek eserler vermek. Hakkın ve adaletin şahidliğini yapmak. İnsan yetiştirmek. Romanda da söyledim; dünya, öncelikle kadınların ve çocukların evidir. Onların hayat üzerindeki hakkı ve payı da fedakârlıklarına yaraşır seviyede olmalı. Kadını geri iten, kötürümleştiren, nesneleştiren sakat yaklaşımlara da Batı’da olduğu gibi kimlik ve kişilik kaybına, fıtrat tahribatına, bireyci ve bencil tuzaklara da eyvallahımız olmamalı. Bu bağlamda Hz. Hatice’nin yolunu sürdüren Fâtıma’yı öne çıkaran bu kitap da göz açıcı, yüreklendirici, ilham verici onlarca küçük pencere içeriyor kanaatimce. İnşallah okunur ve faydalı olur. İnşallah, tarihten ve hayattan etkili sufleler arayan kızlarımızın müspet gelişimine ve dönüşümüne katkıda bulunur. İnşallah erkeklerin, özellikle de genç müslümanların gözünü ve gönlünü açar.
Kitabınızın özellikle hangi kitleye hitap etmesini bekliyorsunuz?
İnsanın kendi yapıp ettikleri hakkında konuşması hoş bir şey değilse de şu kadarını söyleyebilirim: Herkes okuyabilir elbette. Kanaatimce herkesin öğreneceği, hisleneceği, etkileneceği yerler, aktörler, hadiseler var. Nitekim yayımlandığı ilk günlerde alıp okuyan, hâlâ ağladıklarını veya etkisinden kurtulamadığını söyleyen dostlarım, ağabeylerim de oldu. Öncelikli okurumuz; bir mıknatıs gibi kıraati, öğrenmeyi, özümsemeyi, niteliği kendine çeken ve bir pusula gibi iyiliği, hayrın ve selâmın yaygınlaşmasını hedefleyen genç kızlarımız, hünerli ve gayretli genç kadınlarımız elbette.
Fatıma Fihrî hakkında kaynakların sınırlı olması sizi nasıl etkiledi?
Çok zorlandım. Bu zorluk nedeniyle yazmakta ve yayımlamakta geç kaldım zaten. Vazgeçtiğim de oldu. Eşimin ve kızımın da yüreklendirmesiyle tekrar yola koyuldum. O sınırlı bilgi içinden; biyografinin iskeletini, çok yönlü cehdin temel özelliklerini belirlemeye çalıştım ilkin. Etkisi ve günümüzdeki yankısı üzerinde kafa yordum sonra. Mezkûr zaman dilimi ve coğrafya üzerine okuyup notlar aldım. Yan karakterler buldum buradan hareketle. Asıl çekirdeği korumakla birlikte, kurgu noktasında fazlasıyla cömert davrandım bu romanda; Allah affetsin. Bu nedenle, çok hacimli olmasa da kitapta epeyce sürprizle de karşılaşacaktır okuyucularımız.
Son olarak, yazma sürecinde sizi en çok etkileyen şey ne oldu?
Kitabı yazarken ben de birçok yerde sarsıldım, ağladım. Daha önceki tarihî / biyografik romanlarımda da yaşamıştım böyle şeyler. Sürprizleri fazla ifşa etmeyelim lakin Fâtıma’nın büyük bir aşkla bağlandığı muhacir ve maharetli kocasının öldürülüşünü anlattığım bölüm, hâlâ zihnimde dolaşıp duruyor. Bir de romanın sonu. Yerin üstünü mücevherle dolduran o eşsiz kadının, Fes saldırıya uğradığı için, kimin tabutunu taşıdıklarından habersiz insanlarca, birkaç parça çulun içinde yerin altına konduğu kısım. Nitekim mezarının nerede olduğunu bile bilmiyoruz bugün. Rabbim onun ecrini ahirette fazlasıyla versin. Onun yolunu sürdüren, onun örnekliğini kuşanarak gecesini gündüzüne katan kardeşlerimizin de sayısını artırsın.

